Açılım neyi açıyor?
1991 yılı yazında “Kürt sorununun çözümü” konusunda gündeme girmiş olan bazı olayları nasıl tartıştığımızı hatırlıyorum.
Gündemde SHP’nin Güneydoğu Raporu ve Demirel’in GAP projesi vardı.
Tartışma içinde vardığımız bir sonuç şuydu: Sorun “bölgesel kalkınma”ya ya da “ekonomik geri kalmışlığa” indirgenemese de GAP projesi “burjuva çözüm” için birşeyler ifade ediyordu. Öte yandan çözüme inanmıyorduk.
Türkiye kapitalizminin eşitsiz gelişme yasasına sadık kalan yapısı, GAP gibi bir gelişmeyle önemli bir ekonomik entegrasyon sağlayacağı için, Kürt sorununda ciddi bir adım atılmış olacaktı. Yani GAP sorunun “burjuva çözümü” olarak çok da boş değildi.
Öte yandan Türkiye burjuvazisinin böyle bir zamanı yoktu! Kaynakları da...
Daha doğrusu böyle bir ekonomik çözüm için kaynak yaratmayı başardığında bile zaman “burjuva çözüm”ün aleyhine işliyordu.
Doğrusu bu durumdan şikâyetçi de olunamazdı. Kürt sorunu önemsenen bir halk tabanını işaret ediyordu ve “devrimci kriz” dinamiklerinden birisi sayılırdı.
Aradan 18 yıl geçti.
18 yılda çok şey değişti, çok şeyler gelişti. GAP bunlar içinde yalnızca bir detay gibi duruyor şimdi.
1991 yılında Güneydoğu raporu çıkartan, “demokrasi”den, GAP’ın getireceği bütünleşmeden söz eden iki parti, SHP ve DYP 1991 Ekimi’nde iktidara ortak olarak geldiler.
İlk işleri, “zamanları olmadığı”nı görmek ve kanlı bir kriz yönetim politikasına hız vermek oldu.
1992 Newrozu ile 1996 sonu Susurluk kazası arasındaki dönemde Kürt halkı Türkiye’nin en önemli devrimci kriz dinamiği olmadı belki ama Kürt sorunu hem Kürtleri hem de Türkleri çok değiştirdi. Türkiye coğrafyasında bu 5-6 yıllık döneme sığan gelişmeler büyük doğal afetleri izleyen büyük toplumsal gelişmeler ve belki bölgesel savaşlarla ortaya çıkabilecek değişiklikler, nüfus hareketleri yarattı.
1991 yılından bu yana neler oldu, çok kabaca ve rastgele maddelemeye ne dersiniz:
--> PKK, “Kürdistan”da ikili iktidar durumunu ilan etti. Eyalet komutanlıkları ve eyalet yönetimleri kurmaya başladığını duyurdu. (1992)
--> PKK, ayaklanma hazırlıklarını duyurdu. (1992)
--> Devlet, 21 Mart günü gerçekleşecek gösterilere karşı çok sert yanıt vereceğini açıkladı. Newroz kutlamaları, PKK’nin ayaklanma girişimi olarak görülecek ve yanıt verilecekti. (1992)
--> PKK provokasyona gelmeyeceğini, halka zarar verecek gelişmelere kapı açmayacağını duyurdu ve halkı barışçı gösterilere çağırdı. Açık ki, bu ayaklanma çağrısından bir geri adımdı. (1992)
Yer yer silahlı kişilerin, gerilla temsilcilerinin de katıldığı kalabalık yürüyüşlere devlet sert yanıt verdi. Lice, Şırnak, Cizre gibi merkezlerde tank ve top ateşinin de kullanıldığı “çatışmalar” oldu. (1992 Newrozu)
--> PKK’nin geniş bir coğrafyada hem halk desteğini aldığı hem de askeri kontrolü sağlamaya başladığı bir noktada devlet “iç savaş” modelini benimsedi. Bu model değişik adlar alarak 1990’ların son çeyreğine kadar sürdü. Topyekûn savaş, Gayrı nizami harp gibi adlarla geliştirilen strateji özetle PKK karşısında önce askeri, sonra da siyasi üstünlük sağlamayı amaçlıyordu.
--> Bu dönemde sayısının 3000’den fazla olduğu tahmin edilen köy boşaltıldı, haritadan silindi.
--> Demirel – İnönü “demokratik” koalisyonu 1993 ile birlikte Çiller – Karayalçın koalisyonuna evrildi. Kürt işadamlarına dönük suikastler, gazete binalarının ağır patlayıcılarla havaya uçurulması vs. bu dönemde yaşandı.
--> 1994 –1998 yılları arasında Türkiye en çok silah ithal eden ülkeler sıralamasında 3. idi. Türkleri akçalı hesaplarla ikna edeceğini düşünen Kürt siyasetçilerinin çokça vurguladıklarının aksine, bu sadece bir kaynak kaybı olarak da görülmedi. Zira bu dönem aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası uyuşturucu ticaretinde önemli bir liman olduğu bir dönemdi. Bunun anlamı yıllık 50 milyar dolar büyüklüğünde bir ticaret kanalının Türkiye üzerinden geçmesi idi ve bu o dönemki ihracattan büyük bir sayıydı.
--> Birinci Körfez Savaşı ve Sosyalist bloğun çözülüşü Kürt sorununun uluslararasılaşması sürecine hız verdi. Burjuva çözüm, demokratik çözüm, çokuluslu çözüm tartışmalarını yavaş yavaş anlamsızlaştıran bir “emperyalist gündem” ortaya çıktı.
--> 1997’ye gelindiğinde silahlı Kürt hareketi askeri olarak geriletilmişti. Ters taraftan da, Kürtlerin ciddi siyasi kazanımları ulusal ve uluslararası platformda kendini göstermiş durumdaydı.
--> 1999 yılında Öcalan’ın ABD tarafından Türkiye’ye teslim edilmesi ile birlikte yeni bir döneme girilmiş oldu.
--> ‘99 dönemeci ile ilgili çok şey söylendi. Olayın bir boyutu ABD’nin Kürt sorununda kestaneleri Türkiye’nin eline tutuşturmasıdır. ABD, Türkiye’den bölgesel planlara da uygun şekilde Kürt sorununu yeniden yapılandırmasını istemiştir. Belli ki Türkiye’ye tanınan iki alternatiften birisi Türkiye Kürtlerini merkeze alan bir açılımla bölgesel sorunlara müdahale etmesiydi. (Bugün AKP iktidarının eyvallah dediği “çözüm”ün doğrudan buna benzediğini söyleyebiliriz.)
Diğer alternatifse, Türkiyeli bir çözüm için zamanı iyi değerlendirmek ve demokratik bir çözüm ile bölgesel örnek oluşturmaktı. Bunun için gerekli kaynaklara, zamana, ideolojik yapılanmaya ve cesarete sahip olunmadığı düşünülürse, bir alternatiften çok devenin önüne konulan bir hendekten söz edilebilir.
--> Irak işgaline kadar geçen zamanı daha çok “terörü iyice bir geriletmek” için kullanan Türkiye, Kürt sorununda tam bir çözümsüzlük ve emperyalist müdahaleye tam açıklık durumuyla karşı karşıyaydı.
--> Aradan geçen sürede olanlar için çok şey söylenebilir. Avrupa Birliği’nin bir güç denemesi, boyunun ölçüsünü alarak Kürt sorununu bütünüyle ABD’ye teslim etmesi, Irak Kürdistanı’nın ABD’yi zorlayan ikili oynamaları vs.
--> 2009’da gelen yenilikse Obama vizyonu ile yeni Osmanlı’nın buluşmasıdır. Türkiye, Kürt sorunu konusunda ABD’den gerekli yardımı da alarak, Kürtlerin de hamiliğini almış biçimde ABD’ye hizmete çekilmektedir.
Bu tabloda sorulması gereken sorular açıktır:
1. AKP açılımı olarak karşımıza çıkan politikalar bir bütünlük oluşturuyor mu? Yani açılım gerçekten Kürt sorununda yeni bir durum ortaya çıkartacak mı?
2. Kürt sorununda yeni durum, Kürt sorununu en azından şimdiye kadar geldiği haliyle çözüme bağlayabilecek mi?
3. Böyle bir çözüm barış getirecek mi?
Bu sorular, yanıtlanması kadar sorulması da önemli olan sorular. İşin aslı, şu aralar herkesin kafasının bir kenarında bu sorular var.
Benim yukarıya aldığım tarihten de etkilenmiş olarak yanıtım şöyledir:
AKP açılımı sahicidir. Yani bir kez daha oyalamak, kriz yönetmek, “kandırmak” değil gerçek bir hamleyle taşları yerinden oynatmak gibi bir amacı vardır.
Bu açılım Kürt sorununun ülkemizde ve bölgemizde var olan durumunu değiştirecektir. En azından değiştirecek bir açılımdır.
Bu değişim potansiyeline bakıp fazla “iyimser” olmak içinse bir neden yoktur.
1. Açılım AKP’nin elindedir ama sürece kendi ihtiyaçlarına göre yön verecek çok fazla özne vardır. ABD’yi dışarıda bırakıyorum. Irak’taki Kürt yönetimi, PKK, Irak’taki işbirlikçi hükümet, İran, Suriye, Avrupa Birliği.
Özellikle Kürt tarafında “açılıma katılma” konusunda ikna edilseler bile sürecin belirli evrelerinde açılımı sabote edecek çok özne vardır.
2. Sonuç olarak Kürt sorunu Türkiye kapitalizminin yapısal niteliklerinin ürünü olan bir sorundur. Bu niteliklerdeki köklü değişiklikler konusunda “iyimser” olmak hiçbir biçimde mümkün değildir.
3. Açılımla ima edilen yeni aşamanın barış getirmesiyse, tamamen bir hayaldir. Zaten açılımın tek başarı şansı, Türklerin ve Kürtlerin Ortadoğu’daki Amerikan savaşının bekçiliğini yapmalarına bağlıyken buradan barış çıkmaz.
Başlıktaki soruyu yanıtlarsak: Evet Kürt sorununda cin şişeden çıkmıştır. Kürt sorununda gerçek yeni gelişmelere şahit olacağız. Bunların sorunun çözümü yönünde olması ise söz konusu bile değildir.
(Komünist’in Ağustos 2009 tarihli 328. Sayısında yayınlanmıştır.)









