Laikliği dayatmayın, piyasayı dayatın!
Avrupa Birliği Komisyonu’nun Sosyal Demokrat Parti’den gelme Portekizli başkanı Jose Manuel Barroso Türkiye üzerine konuşmayı pek seviyor. En son, ABD-AB ortak yapımı bir operasyonla dağıtılan Yugoslavya’dan olma Slovenya’da bir soru üzerine “zorla laiklik olmaz” deyiverdi.
Barroso siyaset bilimci bir akademisyendir, bu kadar saçma bir laf ettiğine göre, Avrupa Birliği’nin Türkiye politikasındaki belirsizlik hâlâ sürüyor demektir. Zaten yalnız Barroso değil, Avrupa Birliği’nin ağırlıklı siyasetçi ve bürokratlarının tamamı Türkiye konusunda çok ve boş konuşuyorlar.
“Zorla laiklik olmaz”, AKP ağzıdır, kapatma davasından sonra dikkatli davrandıklarından, Avrupalı dostlara paslamışlardır. Zorla güzellik olmaz gibi bir şey!
Aslında Barroso bir süredir AB’nin gayri-resmi gündemini işgal etmekte olan “Avrupa’da islama yer var mı” sorusuna birkaç gün önce Brüksel’de verdiği yanıtın doğal sonucu olarak kendisine yöneltilen “o halde Türkiye’yi neden içinize almıyorsunuz” sorusuna karşılık verirken girmiş bu konuya.
Babacan da oralardaydı ve Avrupa Birliği reformlarında nasıl hızlı gittiklerini anlatmak için “Türkiye’de neredeyse devrimci dönüşümler gerçekleşiyor” diyordu. Barroso devrimlerde “zor” faktörünün yerini de bilecek durumdadır, demek ki Avrupa Birliği reformlarının zorla sürdürülmesine bir itirazı yoktur. Onun derdi, zorla laikliktir! Zorla cumhuriyetçi olunmaz dese, zorla demokrat, zorla müslüman, zorla dinsiz olunmaz dese, bir değer taşıyacak... Ama zorla laiklik olmaz demek, kategorik olarak zorla cumhuriyet olmaz, zorla demokrasi olmazla aynı anlama gelir. Aptalca ama öyle olduğu için mesaj son derece açık.
Ülkesinde başbakanlık yapmış ve şu anda AB’nin önemli postlarından birisini işgal eden bir siyasetçinin “Türkiye demokratik ve demokratik laik bir ülke olmalıdır” derken, “zor”dan söz ederek Türkiye’nin laik olmamasını pekala kabul edebileceklerini söylemiş olmaktadır.
Zorla olacaksa, olmasın!
Peki önceki kararlar bir yana, Mart 2000’de kabul edilen Lizbon Stratejisi’nde üye ülke halklarına zorla dayatılan “Avrupa Birliği’ni rekabet edebilen bir piyasa ekonomisi” haline getirecek politikalar ne oluyor? O tarihten bu yana sürekli keskinleştirilen Lizbon Stratejisi’ne dönük itirazları hiç ciddiye almayıp “bu konu Avrupa Birliği’nin varlık sorunudur” diye kestirip atanlar “zor” kullanmıyorlar mı?
Piyasa ekonomisini anayasal bir hükümle “dokunulmaz” ilan etmek, üye ülkelere toplumsal sistemlerini zorla dayatmak olmuyor mu? Tarımda devlet desteğini durdurmak, hangi ürünü ne kadar üreteceğini üye ve aday ülkelere dikte etmek “demokratik” bir uygulama mı? Hizmet sektörünün özelleştirilmesini emretmek “girişimciliği zorla kabul ettirmek” değil mi? NATO’nun savunma politikalarında referans olarak gösterilmesi taraf olmaya zorlamak olmuyor mu?
Avrupa Birliği zorbaların birliğidir ve “zorla laiklik olmaz” türünden saçmalıklar karşısında emekçi halkımız “zorla AB olmaz” diye ayağa kalkmadıkça Barroso ve diğerleri Türkiye üzerine konuşmaya, siyaset yapmaya ve kendi çıkarları doğrultusunda müdahale etmeye devam edeceklerdir. Avrupa Parlamentosu Başkanı’nın “AKP demokratik bir partidir” sözü buna en son örnektir. Pöttering, zorba AB’ye koşulsuz itaat edip emekçi halka karşı ölçüsüz şiddet kullanan AKP’ye Babacan’ın yanında jest yaparken Barroso’nun “zorla laiklik olmaz” vecizesini tekrarlamadı belki ama, “AKP’nin kapatılması absürt olur” diyerek Türkiye üzerine gevezelik etmek konusunda seçilmişlerin atanmışlardan geride kalmayacağını göstermiş oldu.
Anlaşıldı, hiç ihmale gelmiyor, AKP’yi istemiyoruzun yanına onun dangalak dostlarını da eklemek, Türkiye’nin siyasal iklimiyle istedikleri gibi oynayabileceğini sanan sömürge valilerine bu ülkede yalnızca işbirlikçiler, piyasacılar ve AB kuyrukçusu solcuların yaşamadığını göstermek durumundayız.

