Barış, Kardeşlik ve Birlik için

Bu yaz sıcağında bir “tarihi fırsat” tartışması daha aldı başını gidiyor. Açıkçası son birkaç yıldır herhangi bir konuyla ilgili “köklü reform”, “büyük değişim”, “paket” veya “açılım” türü laflar duyduğumuzda “eyvah, yine başımıza gelecek var” diyoruz.
Bu bizim değişimden, dönüşümden çekindiğimiz anlamına gelmiyor. Devrimci elbette değiştiricidir ama hep gerçek ve köklü değişimlerden yana olduk. Değişimlerin emekçi halk için bir anlam taşıması ve bir kazanım olması için mücadele ederiz. Sahte değişimlerin bir anlamının da gerçek değişimlerin önüne geçmek olduğunu biliriz.
Devrimcilik dedik, devrimciliğin, sosyalistliğin veya komünistliğin pek çok tanımı yapılabilir. Ben son günlerde yaşadığımız tartışmalara bakınca en çok gerçekçi ve dürüst olmamız gerektiğini düşündüm. Kendimize karşı dürüst olmak zorundayız, halka karşı dürüst olmalıyız, tüm insanlığa karşı dürüst olmalıyız. İkiyüzlülük burjuva siyasetinin en büyük gücü ve aslında halka karşı işledikleri en büyük suçlardan birisidir. Halkımızı din, iman, güç, para hepsi bende diyerek aldatıyorlar… Bugün Türkiye’de halk, af buyurun, kafasına basılan, köpek gibi çalıştırılan, hakkını alma sırası geldiğinde köçek gibi oynatılan garip bir nesne haline getirilmiştir.
Bütün bunları şunun için yazıyorum, günümüz Türkiye’sinde bir devrimcinin en önemli görevinin gördüğü gerçekleri, hiçbir baskı ve etki altında kalmadan halka anlatmanın yolunu bulmak olduğuna inanıyorum.
“Barış, Kardeşlik ve Birlik için…” başlıklı bildirinin bir anlamı budur.

Türkiye: “Özelleşsin güzelleşsin” mi?

Türkiye, çok uzun yıllardır halk düşmanı bir sermaye diktatörlüğünün, yiyip yiyip bitiremediği bir ülke… Bununla beraber bu süreçte halkın büyük bölümü için yaşamın her açıdan çok zor bir hal aldığı da açık.
Geldiğimiz noktada, Türkiye’yi bir bütün olarak özelleştirilen bir ülkeye benzetebileceğimizi düşünüyorum. 90’lı yıllarda pek çok kamu kuruluşunun kar etmiyor gibi gerekçelerle satıldığı hatırlanacaktır. Yıllarca sermaye yanlısı hükümetlerce iyi yönetilmeyen, çoğu zaman arpalık olarak görülen, gerekli alt yapı yatırımları vb yapılmayan, pek çok kurum kar etmediği gerekçesiyle satılmıştı. Pek çoğunun işlevsiz hale getirilmesi için özel çaba harcandığını biliyoruz. Halkın emeği ve alınteri ile oluşturulmuş büyük birikim, aralarında az sayıda gerçekten artık zarar edenler olsa bile neden nasıl bu hale getirildiğinin hesabı sorulmadan satıldı, gitti. Eskiden hiç değilse emek verilirse, planlı çalıştırılırsa, düzeltilebilecek, iyileştirilebilecek fabrikalarımız vardı, artık yok.
Birkaç yıldır, bir bütün olarak Türkiye’nin de benzer bir biçimde elden çıkarılıyor olduğunu yazsak herhalde abartmış olmayız. Aynı biçimde uzun yıllardır iyi yönetilmeyen, halka nerdeyse hiçbir şey vermeyen, çirkinleştirilen bir ülke, şimdi toptan elden çıkarılmaktadır.
AKP hükümetinin en küçüğünden en büyüğüne attığı her adımın ana doğrultusu budur. Türkiye piyasacı güçlerin egemenliğinin daha da arttığı, emperyalizme daha bağımlı ve mutlak olarak daha gerici bir ülke haline getirilmek isteniyor.
Bir: Herhangi bir alanda süren tartışmaları bundan bağımsız düşünmek mümkün değildir.
İki: Çok önemli olmamakla beraber, bugün AKP’nin bu adımlarını destekleyen kimi solcuların 90’lı yılların başında, özelleştirme süreçlerine karşı çıkmamaları ile paralel bir noktada yola devam ettiklerini yazmadan geçmeyelim.

ABD’nin bölgesel hamlesi

Kürt sorununda ne söyleniyor diye bakıldığında “tarihi fırsat” tartışmalarının şimdilik soyut bir “pozitif atmosfer” yaratmanın pek ötesine geçmediği ve “muhatap alınacak olan kim” tartışmaları ile sürdüğü görülüyor.
Sanırım buradaki öncelikli mesele, masaya kimlerin oturacağından ziyade, oturtan tarafın perde arkasından çıkarılmasıdır. Kısaca hatırlamak gerekirse, “iyi şeyler olacak” söyleminin miladı olmasa bile ivme kazandığı dönem, ABD’nin Başkan, Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı düzeyinde ardı ardına gerçekleşen Türkiye ve Irak ziyaretleriydi.
Dolayısıyla son günlerde yoğunlaşan tartışmaları, ABD’nin bölgedeki hegemonya stratejilerinden bağımsız düşünmek imkânsız.
Daha da açık yazacak olursak, mevcut güç dengeleri ile ne PKK ne hükümet, ne DTP ve ne de AKP’nin bugünkü “Kürt sorunu” ve “çözüm” eksenli tartışmalarda belirleyici olma şansı yoktur. Sürece damga vuracak olan ABD emperyalizmidir. Masa başındaki (veya etrafındaki) özneler sadece ve sadece ABD ile ilişkilerine göre söz hakkı alabilecekler.
Bunu görmeden, söylemeden ve buna karşı mücadele etmeden yol almak mümkün değildir.

Mesele Türkiye meselesidir.
Çözüm denilen, ABD’nin bölgedeki hegemonya arayışına verilen bir yanıttan başka bir şey değil.
Elbette ülkemizdeki sermaye diktatörlüğü, uzun yıllar Kürtleri inkâr etmiş ve dışlamış, bu nedenlere dayanan gerçek bir sorun yaşanmıştır. Bunu aklı başında hiç kimse yadsıyamaz. Ancak artık “Kürt sorunu” tanımlaması yetersiz ve hatta yanlıştır. Sorunu bu eksende sınırlı olarak tanımlamak konunun bir bütün olarak ülkemizin geleceği açısından önemini kavrayamamaktır.
Kürt sorununun çözümü için ortaya atılan model, öneri ve düzenlemelerin ABD’nin bölgesel stratejisinde önemli bir yere oturduğunu söyledik, bunun aynı zamanda bir bütün olarak Türkiye’nin geleceğini de kapsayan bir projenin parçası olduğunu atlamamak gerek.
“Kürt sorunu”, bizim felakete gidiş dediğimiz, emperyalizmin ve onun arzularının uygulayıcısı gericilerin “yeni Türkiye”sinin başlıklarından birisidir.
ABD’nin ve AKP’nin yönelimlerinden ve uygulamalarından ne olacağını hissettiğimiz bu “yeni Türkiye”den taraf olanlar hiç durmadan Kürt açılımlarından da taraf olmalıdır. Çok somut olarak, maaşlara yapılan %5’i bulmayan zam bize yeter diyorsanız, üniversitelerde paralı eğitim sürsün buna itirazım yok diyorsanız, ne güzel her tarafta özel hastaneler açıldı, bak kentsel dönüşümle kentler ne güzel oluyor diyorsanız, hiç durmayın AKP’nin çözümüne destek olun diyoruz.
Ancak ülkemizin emperyalizme daha bağımlı ve gittikçe gericileşen bir ülkeye dönüştürülmesinden rahatsız olanların da yeri bellidir.

Herkes konuşuyor, emekçi-yoksul halk susturuluyor.

Bizim yerimiz bellidir.
TKP, büyük ölçüde emperyalizmin belirleyeceği bir tartışma sürecinin başlayacağına işaret ederken bu süreçte Türkiye işçi sınıfının sözünü söylemek için bir adım atmıştır. Bu sözün Türk-Kürt emekçileri arasında etkinleştirilmesi en önemli görevlerimizden birisidir.
AKP'nin çözümünün, emekçiler açısından palavranın bir adım ötesine uzanma şansı yoktur. Bildirgemiz bir açıdan AKP’nin yalanlarını yenmek için atılmış bir çığlıktır. Halkımızın bunca yılın acı ve öfkesinin ülkemizdeki gerici dönüşüme, meze yapılmasına izin vermeyeceğiz çığlığı…
Milyonlarca Kürt yoksulunun sürecin dışına itilmesine isyan çığlığı.

(soL Dergi’nin 14 Ağustos 2009 tarihli 292. sayısında yayınlanmıştır.)