Kraliçe, yenikler ve bizim taraf
İngiltere kraliçesi Türkiye’ye üç kez gelmiş. İlkinde, 1961’de Menderes’leri idam etmeyin demek için Cemal Gürsel’le görüşmüş. Başka bir şey konuşulmuş olması imkansız; ziyaret ancak bir saat sürmüş, görüşme de havaalanında yapılmış.
İkincisi 1971’de. Söylendiğine göre kraliçe Batının demokrasi hassasiyetine aracılık etmiş. 12 Mart rejiminden çıkılmasını salık vermiş.
Şimdi de AKP kapatılmasın diyorlar...
Ziyaretin bundan ibaret olmadığı veya bunca zaman gelip gidenin aynı kraliçe olması dışında dünyada her şeyin değişmiş olduğu vb. konumuzla ilgili değildir.
İngiltere kraliçesinin ziyareti AKP’nin kapatma davasıyla ilgili yürüttüğü çalışmanın zirve noktasını oluşturmuştur. Kuşkusuz şimdilik...
AKP’nin davayı uluslararası bir sürece dönüştürmeyi başardığı kesindir. Bu süreçte emperyalizmin davalının arkasında firesiz saf oluşturduğu görülmektedir.
Karşı uçta ise durum hakikaten ilginçtir. Anayasa Mahkemesinin başkan vekilinin takip edilme ve dinlenme şüphesi, AKP karşıtı düzen güçlerinin, hele onlar adına partinin yasal durumuna karar verecek olan mercinin olsa olsa “mazlum” konumuna düştüğünü göstermektedir.
Mazlumluk sadece zayıflara pozitif puan anlamına gelebilir. Mazluma acıyan çok çıkar. Ama mazlum güçsüzdür!
Başkan vekilinin başvurusunun, kasten bu tür bir görüntü oluşturma hesabına dayandığını düşünmek için ortada gerekçe yok. Bir süre öncesine kadar Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel taşı sayılan makamların halleri içler acısıdır.
Kraliçe Elizabeth AKP gericiliğine büyük katkılarda bulunmakla uğraşırken düzen içi AKP karşıtlığının bir diğer mevzisi Kanaltürk de, tarikat sermayesi tarafından satın alındı. Tuncay Özkan’ın on yıl kadar önce Fethullah Gülen’le yaptığı röportajın “büyük gazetecilik olayı” diye pazarlandığını hatırlayanlar bu tür ilişkileri sürpriz olarak görmeyeceklerdir.
Ancak bu detay bir yana, takip edilen yargıç ile televizyonunu satan gazeteci siyasetin güncel dengesinin net bir fotoğrafını vermektedir.
TBMM başkanının mahkemeye kapatmama çağrısında bulunma cüretini gösterdiği ortam bunlardan oluşmaktadır.
Kuşkusuz buradan hareketle, kapatma davasıyla ilgili kestirimlerde bulunmak zorlama olacaktır. Bu basıncın tam tersi yönde sonuçlanacağını düşünmenin de bir mantığı vardır. Ama konumuzu bu da oluşturmamaktadır.
AKP’nin düzen içi muhalefeti ezmesi ne anlama gelmektedir?
Birincisi, kapatma davasının sonucu AKP açısından en olumsuzu bile olsa, bu partiyi oluşturan hareket ve kadrolar yüksek pazarlık güçlerini, hatta belki de belirleyiciliklerini koruyacaklardır.
İkincisi, bu ezilme görüntüsü büyük bir başarısızlığı resmetmektedir. Medyayı, hukuku siyasetin yerine koyan, ideolojisiz, programsız, solsuz iş kotarmaya çalışanlar yolun sonuna dayanmaktadırlar.
Üçüncüsü, bu bir alan boşalmasıdır, doğru. Ancak alan boşalmasının olumlu mu olumsuz mu sonuç vereceği, kimin dolduracağına bağlı olarak yanıtlanabilir. Bu aşamada, devrimcilerin, majestelerinin muhalefeti siliniyor diye sevinmesi için erkendir.
Dördüncüsü, alanın sonsuza kadar boşalmaya devam etmeyeceği açıktır. Zaten başka bir sosyal demokrasiye gereksinim olduğunu söyleyen AKP’li sayısı da az değildir. AKP, emperyalizme uyumlu, emekçi dinamiklerine dayanmayan ama onları uyuşturan, Türkiye’nin tarihsel kazanımlarını kusmakta kendisiyle yarışacak bir sol istemektedir. Cemil Çiçek bu isteği alenen dile getirmektedir. Gericileşme sürecinin derinleşmesiyle yeni bir “sol” yapılanma gündeminin açılması birbirini dışlamaz. Çatı partisi hikayeleri buraya denk düşmektedir.
Beşinci olarak, komünist hareketin düzen içindeki alan boşalmalarını doldurma kapasitesinin sınırlı olduğunun bilinmesi gerekir. Komünist hareket sol diye bilinen her boşluğu dolduramaz, doldurmaya da çalışmaz. Bu, “ortada sıçan” oyununda ebe olmaya benzer. AKP kanadınca ezilen alanda, tipik biçimde bir “AKP solu”na yönelik gereksinim ortaya çıkmaktadır. Demokrasi adına parti kapatmaya karşı çıkan, AB’ye uyum için yırtınan, ABD’den kopmamak için gerçekçilik yapan, emek maliyetlerini yükseltip sermayenin rekabet gücünü azaltmayı yanlış bulan bir sol… Burada bizim işimizin olmadığı açıktır.
Konunun bizi doğrudan ilgilendiren bölümü, AKP’yle düzenin içinden mücadele etmeye çalışmanın imkansız ve saçma olduğunun örneklenmesinden ibarettir. Buraya kadarı bizi haklı çıkarır.
Sonrasında ise bizim kendi dolduracağımız alanı tanımlamamıza ve açmamıza sıra gelir. Haklılığın her türü bu işte bir enerji kaynağıdır. Ama işimiz düzenin içinden bakıldığında görülemeyen alanlarda yürütülecektir.
Emekçileri örgütlemek, oyunları bozmak bizim işimizdir.


