Kim söyletiyor?

25 Nisan 2008

Geride bıraktığımız günlerde Meclis sosyal güvenliği tasfiye yasasını kabul etti. İşin ilginç tarafı bu yasanın bir benzeri daha önce bir kere daha Meclis’ten geçmiş, daha sonra yargıdan dönmüştü. Peki, hal böyleyken, Meclis’in yeni girişiminin çok daha az ses çıkarması, bu kadar tartışılmaması beklenmez miydi? Bu durumla uyuşmayan ölçüde toplumsal bir gündem şekillendi, emekçilerin mücadele grafiğinde anlamlı işaretleri ifade eden protestolar ortaya çıktı. Daha önceki konjonktürde çok geride kalan sendikaların bu kez ciddi ölçüde öne çıktığını da gördük.

Söyleyene değil söyletene bak, derler.

AKP’nin emekçilere saldırı adımlarına karşı oluşan gündeme ve sendikal çıkışlara bakıp da “söyleten”in yeterince somutlandığı, kitlelerde karşılık bulduğunu iddia edecek değilim. Arada yazdığım gibi, durum şimdilik yalnızca belirli kıpırdanma belirtileri olarak okunabilir. Fazlası değil…

Bu doğrultuda işleyen bir nesnellik ise kesinlikle vardır.

İşçi sınıfının mücadele, bilinçlenme ve örgütlenme süreçlerinin kaba bir biçimde, biri ekonomik diğeri siyasi olmak üzere tasnif edilmesi yalnızca bir soyutlama ve sadeleştirmedir. Gerçek hayatta ise emekçiler belirli siyasal konjonktürlerde karşı karşıya kaldıkları etkiler sayesinde iktisadi mücadelede de adım atarlar. Kabalaştırmanın izinden çıkamayanlar, işçilerin önce ekonomik çıkarlarının hakkını vermesi gerektiğini, bunun altından kalktıkları ölçüde siyasal bilince adım atacaklarını ve hatta siyasal örgütlenmeyi “hak edeceklerini” düşünürler… Hayat böyle gitmemektedir.

Bugün emekçilerin belirli işaretler vermelerinde ve bu kadarcık işaretin bile toplumsal gündemi etkilemesinde, ekonomik yaşam koşullarının zorlaşmasının yanı sıra, daha doğrusu bundan çok daha fazla, ülkenin içinde bulunduğu siyasal konjonktürün rolü vardır.

Bu konjonktürün okunmasında ve buna yönelik müdahalelerde yurtseverlerin de kendilerine çıkaracakları önemli bir pay vardır.

AKP Türkiye’de bir kriz nedeni haline gelmiştir. AKP’ye karşı mücadele Türkiye’de bir niyet, tercih, iradi bir tutum olmanın ötesinde bir nesnelliğe oturmuştur.

AKP yıllardır emekçi düşmanıdır. AKP yıllardır işsizlik yaratmakta, emekçilerin yaşam standartları gerilemektedir.

Ancak bugün farklı nedenlerle şekillenen bir siyasal nesnellik, AKP mağduru yığınların zihninde “emek sorunları”nın da yerli yerine oturmasına vesile olmaktadır.

Hep söylüyoruz: Türkiye’nin krizinin temel ekseni, Cumhuriyet kavramıyla temsil edilen burjuva devriminin tarihsel kazanımları olarak bağımsızlık ve laikliğin altının oyulmasından geçiyor. Bağımsızlığı ve laikliği düşen bir Türkiye’nin varlığını koruması mümkün olmayacaktır.

İşçi sınıfı, yaşam standartlarının düşmesine tepkiyle başlayıp, tepkilerini adım adım siyasallaştırmamakta, dar anlamıyla emek sorunlarına dışsal bir alanda yaşanan gelişmeler üzerinden sınıfsal haklarına karşı belirli bir duyarlılık kazanmaktadır. Bu sağlıklı bir yoldur.

Yeri gelmişken; yıllarca solculuğu ekonomik alanla sınırlayıp memleket meselelerine yerli yersiz “suni gündem” adını takan sığ yaklaşımların bu tablodan öğrenmeleri gereken çok şey bulunmaktadır.

Yaşanan ise sağlıklı bir yoldur; çünkü ülkenin yaşayacağı yıkımın altında başta emekçilerin kalacağı mutlak bir doğrudur ve emekçilerin duyarlılığı bu doğrunun hissedilmesi anlamına da gelmektedir.

1 Mayıs’ın eşiğindeyiz. Bunca zamanın Türk-İş’inin, üstelik AKP’li sendikal kadroların konfederasyon yönetiminde ağırlıklarını arttırdığı bir dönemde, hükümetle karşı karşıya gelmesinin hikmeti, kanımca aynı nesnellikte aranmalıdır.

Türkiye’nin temel siyasal sorun ekseni ve onun üstünde yükselen siyasal kriz dinamiğinin eksik olan boyutu işçi sınıfıdır. Emekçilerin kimlik kazanmadıkları ve tabloya dahil olmadıkları bir Türkiye’de bu krizden olumlu bir çıktı beklemek için en ufak bir neden yoktur. Tersine, işçi sınıfının öne çıkması, devrenin bir yıkım ve tasfiye yerine, ülkenin yeniden kuruluşuyla tamamlanması seçeneğini gündeme taşıyacak, bir temenni olmanın ötesine geçirecektir.

1 Mayıs’ın anlamının, öneminin arka planında bu vardır.

Hal böyleyse, geriye kalan birkaç gün boyunca 1 Mayıs’ın sözcüğün gerçek anlamıyla emekçilerle doldurulması için elden gelen her şey yapılmalıdır. Kuşkusuz egemen güçler de aynı süreyi emekçi kitleleri terörize etmek için kullanacaklardır.

Hal böyleyse ve karşımızda büyük bir olanak varsa, işçilerin, solcuların yiğitliğine saygı duyması çok yetersiz bir kazanım olur. Bu kısıt aşılmak zorundadır.