Hangi Aydınlanma?

6 Haziran 2008

Güvenilir olmayan bir kaynaktan aktaracağım.

Hürriyet’te Fatih Çekirge, eski cumhurbaşkanı, daha doğrusu Türkiye Cumhuriyeti’nin son Kemalist devlet başkanı Ahmet Necdet Sezer’in bir temasından söz etti geçenlerde. Çekirge’nin aktardığına göre, Sezer, yeni kitabı vesilesiyle Yaşar Nuri Öztürk’ü aramış. Ve şöyle demiş: “Sayın Öztürk, ‘Allah ile Aldatmak’ isimli kitabınızı okudum. Bu kitap inanın ki, Cumhuriyet'in manevi manifestosudur.”

Adından da anlaşılacağı gibi Yaşar Nuri bey, Türkiye toplumunu dine gönderme yaparak kandırmaya çalışanlara, din istismarcılarına karşı bir kitap yazmış. Kitap hakkında rast geldiğim tanıtım notları, okumadığım bir kaynak hakkında yorumda bulunmak gibi gayrı entelektüel (!) bir yola sapma “suçumu” hafifletecektir. Kitap bir yerde şu cümleyle tanıtılmış: “Türkiye’yi Allah ile aldatma zehrinin panzehiri ancak İslam’ın gerçeği içinden çıkarılabilir.”

Manevi manifestodan ne kastedilmiş olabileceğine ilişkin spekülasyona kalkışmayacağım. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmasında dinle ilgili olarak laiklik yazdığı herhalde spekülasyon sayılmaz. Laik cumhuriyetin kuruluş paradigmasının günümüzdeki has mirasçısı sayılan ve yakın zamana kadar devlet başkanlığını yürütmenin yanı sıra, dinci gericiliğe karşı önemli bir mevziyi temsil ettiği kabul edilen kişi, laiklikle ilgili sorunlarda dinin temel kaynak ilan edilmesinden hoşnut kalmış…

Ortada hayli ciddi bir sorun olduğu anlaşılıyor. Güvenilir olmayan kaynağımız, bir nedenle yeni bir kitap için uydurma bir reklam kampanyasında çalışıyor olabilir. Bu olasılığın doğru çıkmasını yeğlerim.

Ancak şu an güvenilmez kaynağın aktardığıyla yetinmek durumundayız. Üstelik 28 Şubat 1997 MGK bildirisinde geçen “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı din adamları yetiştirilmesi” ihtiyacının popüler örneğinin Öztürk olduğunu da düşünürsek, inanmamak için gerekçe bulmakta zorlanırız.

Türkiye’nin burjuva anlamdaki aydınlanma sürecinin Mustafa Kemal’in adına yazılı olduğu açıktır.

Buradan hareketle bu tarihsel ileri adımın, günümüzde Kemalist sahipleri olduğu ise çok su götürür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin başka özellikleri bir yana, tarihsel kazanımları vardır. Bağımsızlık ve laikliğin altının çoktandır oyulduğunu, daha açıkçası, içi boş etiketlere indirgendiği de doğrudur. Bu doğruyu en büyük samimiyetle dile getirenler olarak, biz bile, “mirasçılar”ın işi bu hale getirdiklerini düşünmezdik. Kemalist aydınlanmanın torunları, çok zamandır mirasyedi olabilirler. Ama mirasa reddiye yazıp cumhuriyet rejimine İslami manifesto aramaları başka bir durumdur.

Bu durum karşısında sosyalist aydınlanmacıların ne “biz söylemiştik” demeleri, ne de, “nasılsa bizim aydınlanmamız bambaşka olacak” diye kayıtsız kalmaları mümkündür. Mirasyedilerin inkarcılara dönüşmesi, bizi yakından ilgilendirir.

Sosyalist aydınlanma, burjuva aydınlanmasının toptan reddi değil, aşılmasıdır. Negatifi olsaydık, aydınlanma karikatürlerine gülüp geçebilirdik. Ancak konumumuz böyle değildir. Burjuva ama radikal bir aydınlanmacılığın etkin olduğu zemin üstünde, sosyalist aydınlanmacılık da güçlü olurdu. Akla öncelikle değer verilen bir ideolojik, toplumsal, kurumsal ortamın sosyalizm mücadelesinin besin kaynaklarını zenginleştireceği, herkesin ve “laiklerin” bile dine koştuğu bir durumun sadece kendini değil, geleceği de kurutacağı açıktır.

Buraya nasıl gelindiğini daha önce çok tartıştık. Halksızlık ile solsuzluğun sonu budur.

1997’den bu yana burjuva laisizminin sicili tam bir fiyaskodur. Tarikatları dağıtacağız diyenler devleti tarikatlara teslim ettiler. Tarikat yurtlarını, okullarını, kuran kurslarını bakanlık denetimine alma lafı, bakanlığın tarikat denetimine girmesiyle sonuçlandı. İmam Hatiplerin önünü kesecek olan 8 yıllık zorunlu eğitim ne memlekete kültür kattı, ne de sorumluluk üstlenen imam sayısı azaldı.

Gericilikle mücadeleyi türbana indirgeyenler gericiliğe meşruiyet ve mazlumluk hediye ettiler. Çankaya yokuşunda yakıtı bitenler 27 Nisan’da gericiliğe karşı “taraf oldukları”nı söylemişlerdi; unutmaları için ABD’ye gidip gelmeleri yetti.

Bu kadar çok yenilgi tadan bir hareketin, başkalaşmamak için çok sağlam bir teorik-ideolojik altyapısı, sonsuz bir bağlanma hisseden kadroları olması gerekir. Halksız ve solsuz hareketlerin böyle özellikleri yoktur.

Bildik kural, burjuva aydınlanması geçmişinin, onu aşmayı hedefleyenleri beslemesiydi. Miras bizi ileriye itmeliydi.

Bu yoksa, artık beslemiyorlarsa, ne vazgeçeriz, ne teslim oluruz. Mekanizmayı tersine çeviririz.

Biz yürürüz. Daha güçlü yürürüz. Kendi eşitlik, özgürlük, adalet manifestomuzu yazarız. Bizi ileri itmiyorlarsa, biz onları çekeriz.