Türkiye Cumhuriyeti Felaketin Eşiğinde (2008)

Türkiye Cumhuriyeti Felaketin Eşiğinde (2008)

Önsöz

Türkiye Cumhuriyeti bir felaketin eşiğinde… Felaketin kaynağında, Türkiye Cumhuriyeti'ne karakte­rini veren, ona başından beri egemen olan sermaye sınıfının, kendi bencil sınıf çıkarları doğrultu­sunda, yıllar boyunca sömürdüğü, talan ettiği ve emekçi halk için bir kabusa çevirdiği güzel ülke­mizi emperyalist yağmaya tamamen açık hale getirecek öldürücü darbeyi kabullenmesi, benimse­mesi ve bu darbeden medet umması yatmakta. Türkiye burjuvazisi, bu coğrafyaya kattığı tek de­ğer olan ve emekçilerin sahip çıkmak konusunda tereddüt etmeyeceği cumhuriyetin kazanımları­nı ortadan kaldırmaya karar verdi.

Bu bir geriye dönüştür, bu bir karşı-devrimdir, bu karanlığa teslim oluştur.

Türkiye Komünist Partisi, artık yalnızca emekçi halkımıza, yurtseverlere, sömürgeleşmeyi kabul et­meyenlere ait olan bu kazanımları savunmak konusunda hiçbir tereddüt göstermeyecektir. Açgöz­lü bir sınıfın dondurduğu, fakirleştirdiği ve şimdi tamamen elden çıkarmak istediği değerler emek­çilerin elinde ve yepyeni bir çerçeveye yerleştirilerek yaşama olanağı elde edecektir.

Cumhuriyetin kazanımlarını savunmak ise, bugün, sosyalizmin gündemindedir. Tasfiye edilmekte olan 1923, ancak sosyalist devrimci bir silkiniş ile yeniden tarihsel değer kazanabilir.

Emperyalizme karşı olup bugünkü sömürü düzenini korumak... Dinci gericiliğin yaşamın her alanı­na egemen olmaya başlamasından rahatsız olup aydınlanma kavgasını burjuva modernizminin korkak ve ikiyüzlü hesaplarına teslim etmek...

Bütün bu yaklaşımlar bir demagoji değilse eğer, geçmişte kalmış, sahiplerini trajik bir sona taşımıştır.

Kapitalizm Türkiye Cumhuriyeti'ni felaketin eşiğine getirmiştir.

Türkiye'nin ekonomisi, siyaseti, ordusu, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, kültürü teslim alınmıştır. Emperyalist barbarlığın marifeti bölgesel savaşlar kapımızı çalmaktadır. Bölünme, parçalanma, da­ha kötüsü Türkler ve Kürtler arasında bir iç savaş olasılık dahilindedir.

Türkiye'de cumhuriyet fikri işbirlikçilerden, dincilerden, liberal mandacılardan, faşistlerden, bir bü­tün olarak burjuva sınıfından kurtarılmalıdır.

Onlar “cumhuriyet” yükünden kurtulmadan, Türkiye onlardan kurtulmalıdır.

Abartılı mı? Kısa bir gezintiye çıkalım, Türkiye'nin gerçeklerine kabaca göz atalım. Çizdiğimiz tab­lonun eksiği çok, fazlası yoktur.

Evet, Türkiye bir felaketin eşiğindedir. Türkiye'yi bu felaketten kurtaracak biricik güç emekçi halkı­mızdır. Yaklaşan felaketin boyutları ürkütücü, ülkeyi felakete sürükleyen güçler acımasızdır. Buna karşın, biliyoruz ki, başaramayacaklar.

Mücadele edersek...

Biz başarırız!

Türkiye Komünist Partisi

20 Temmuz 2008

 

Türkiye bu hale nereden ve nasıl geldi?

Türkiye Cumhuriyeti bir kurtuluş savaşının ürünü oldu. Osmanlı'nın dağıtılması ise emperyalizmin Balkanlar'dan Anadolu'ya, Ortadoğu'dan Asya içlerine uzanan geniş ve son derece önemli bir bölgeye yönelik egemenlik projelerinin…

Kapitalist Batı ile arasındaki mesafeyi 18. yüzyılın sonlarından başlayarak kapatma­ya çalışan Osmanlı'nın, bu uğraşında benimsediği strateji, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihine ışık tutmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nun inişli çıkışlı batılılaşma serü­veni, dünyanın egemen merkez ülkelerinin oluşturduğu “birinci lig”e çıkma çabası­dır. Osmanlı modernleşmesi, sömürgeciliğin ve yayılmacılığın temel kural olduğu bir dünyada, bu kuralları karşısına almamış, kural koyan ve uygulayanlardan bir ta­nesi haline gelmeyi hedeflemiştir. Ülkenin o günkü toplumsal yapısı, siyasal gele­nekleri başka türlüsünü mümkün kılmıyordu.

Bu, beyhude bir çabaydı. Osmanlı ülkesi, kapitalistleşme ve burjuva devrimleri tre­nini, bir dizi tarihsel nedenle kaçırmıştı bir kere. Birinci lige, artık kimlik kartında “eski imparatorluk” yazanlar değil, dünya egemenliği arayışını kapitalist ekonomik ve sosyal temellere oturtanlar girebiliyordu.

Tarihsel açmaz, Osmanlı ekonomisinin ilerleme adına dünyaya açılıp dünya kapita­lizminin rekabetine dayanamamasında, büyük bir borç tuzağına yuvarlanıp maliye­nin kontrolünün resmen devredilmesinde, Osmanlı kimliğinin uluslaşması süreci yaşayan Hıristiyan halklar için anlamını süratle yitirmesinde, yabancı ülkelerin iç iş­lerine karışmasının sıradanlaşmasında, nihayet emperyalist-sömürgeci cephede doğrudan doğruya ülkeyi parçalama planlarının yapılmasında örneklendi.

Osmanlı devleti rotasını batıya çevirmekten başka bir şey yapamazdı. Ve batı yö­nündeki yolculuğun karaya oturarak son bulması kaçınılmazdı. Birinci Dünya Sava­şı'nda “büyük devletler”in arasında ezilen Osmanlı, savaşın bitiminde işgale ve bö­lünmeye uğradı. Emperyalizmin bölgemizi, ekonomik ve siyasi çaresizliğe düşmüş olsa da, bağımsız ve büyük bir ülkeye baskı uygulayarak değil, çok daha doğrudan yöntemlerle, açık işgal ve sömürgeleştirme ya da manda rejimleriyle yönetmeyi ter­cih ettiği, son ana kadar görülmek istenmemişti.

Ulusal kurtuluş savaşı bu emperyalist kararın reddedilmesidir.

Reddeden kadroların ve bu ret üzerinden şekillenen siyasi hareketin, Osmanlı ege­men çevrelerinin içinden çıktığı doğrudur. Dağıtılan Osmanlı ordusu ve bürokrasi­sinin bir kesimi, bir yeniden yapılanma arayışına girmiş, yeni aydınlarla, yerel güç­lerle buluşmuş, ve bu buluşmaya da Osmanlı-Türk tarihinde ender rastlanan halkçı bir karakter kazandırılmıştır.

Osmanlı-Türk modernleşme sürecinde, mazlum bir halk olarak yeni bir ülke kurma girişimi, 1919-1922 Kurtuluş Savaşı'na ve onun önderliğine aittir.

Ancak Osmanlı nasıl gelişmek, ilerlemek, çağdaşlaşmak denince kapitalist batıya yönelmekten başka bir şey anlayamamış ve bundan öte bir alternatif tarihsel olarak söz konusu olamadıysa, yeni Türkiye de yetişeceği ve geçmeye çalışacağı “uygarlı­ğa” giden yolu kapitalizmden başka bir biçimde tarif edemedi. Çünkü bu tür tarih­sel kararlar iyi niyetle, liderlerin kişisel veya grup olarak kullanacakları tercihlerle değil, sosyal-sınıfsal altyapının çizdiği çemberin içinde verilirdi…

Yeni Türkiye, daha kurtuluş mücadelelerini verirken, yolunu kapitalizm olarak belirle­mişti. Temel perspektif değişmiyordu. Türkiye, dünyanın egemenlerinin doluştuğu ve 20. yüzyılın başında kendisini düpedüz kovan lige yeniden girmek için uğraşacaktı.

Yaklaşık bir yüzyıllık yeni bir sürecin sonunda, bugün ülkemizin içinde bulunduğu ortam bu tarihsel analojiyle belli ölçülerde anlaşılabilir. Gerçekten de, Türkiye, Os­manlı'nın son dönemine benzer biçimde ekonomisinin, maliyesinin denetimini yitir­miş, iç siyaseti dış dinamiklerin belirlenimi altına girmiş, dış kaynaklı provokasyon­lar gündelik olaylara dönüşmüş, ülke nüfusunu oluşturan farklı kökenler birbirlerin­den uzaklaşmaya başlamış, egemen güçler bu sömürgeleşme sürecini rant kaynağı olarak algılar olmuş, hatta devlet mekanizması da çözülmeye yüz tutmuştur…

Kemalist önderlikli Kurtuluş Savaşı'nın buluştuğu bir tarihsel şans ise bugün hiç gündemde yoktur. O şans, emperyalist planları reddetmekte ortaklaşılan güçlü bir komşu ülkeydi: 1917 Ekim Devrimi'yle sömürgeci bloktan kopan sosyalist Rusya.

Kurtuluş Savaşı, devrim Rusyası'nda kelimenin gerçek anlamıyla bir stratejik müt­tefik buldu. Somut olarak da silah yardımı, mali destek, bir cephenin eksilmesi, em­peryalistlerin ilgi alanının dağılması…

20. yüzyılın bu ilk döneminde 1917 Ekim Devrimi ve Anadolu Kurtuluş Savaşı em­peryalizmin bölgemizdeki dolayımsız egemenlik arayışını durduran iki önemli ta­rihsel eylemdir.

Cumhuriyet büyük bir tarihsel ilerlemedir. Meşruiyetini emperyalizme karşı duru­şundan, ülkeyi yıkıma taşıyan eski rejimden kopuş kararlılığından alır. Balkan­lar'dan Ortadoğu'ya kadar bir dizi kukla devletin ve işgal bölgelerinin yerine modern ve bağımsızlık iddiası taşıyan bir cumhuriyet ülkesi kurulmuştur. Halk, tebaadan yurttaşa evrilmiştir. Siyasal iktidar dinsel referanslardan çıkarılmış, eşitsizliklere dayansa da, maddi temellere oturtulmuştur.

Ancak yeni cumhuriyetin sınıf karakteri başından bellidir ve bu sınıf karakteri söz konusu tarihsel ilerlemenin frenine tüm gücüyle basmıştır. Birinci İzmir İktisat Kongresi'nin ilan ettiği ve aslında Osmanlı'dan devralınan piyasacı yönelim, yeni re­jimin Sovyet dostluğunu gerçek bir stratejik ittifak olarak değil emperyalist batıyı teh­dit amaçla kullanması, cumhuriyetin solunun budanması ve halkçı karakterinden arın­dırılması… Bütün bunlar kısa süre içinde anti-komünizm ve anti-Sovyetizm olarak be­lirginleşmiştir.

Sanki Osmanlı'nın 19. yüzyılda denediği ve karaya oturttuğu batı yolculuğunu, Cumhuriyet ikinci bir kez denemeye karar vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist-kapitalist dünyaya, “beni büsbütün kaybedersin” tehdidinde bulunup durmuş, giderek emperyalizmin anti-komünist yöneliminde bir koçbaşı, bir ileri karakol niteliği kazanmıştır. Türkiye egemen güçleri ‹kinci Dünya Savaşı'nda Nazilerin Sovyet cephesinde zafer haberlerini umutla beklemiş, savaşın sonunda herkesin daha fazla özgürlük beklediği günlerde, soğuk savaşın başını çek­meye yönelmiştir.

Bu politika içeriye ve dışarıya dönük boyutlarıyla bir bütündür.

Türkiye'nin cumhuriyet devriminin aydınlanmacılığının yarıda kalmasıyla, rotanın baştan itibaren kapitalizme çevrilişi birbirinden ayrılamaz. Türkiye'nin dönüşüm ge­çirmiş bir sömürücü zengin sınıfın egemenliğine girmesinin, ayrılamaz yüzü baskı­cı bir rejimin kurulmasıdır. Türkiye, mazlum halklara esin kaynağı ve dost olacağı yerde, dünyaya yeni-sömürgecilikle aynı pencereden bakmayı başlamış, kendi için­deki etnik ve ulusal eşitsizlikleri giderme imkanını yitirmiştir.

Sömürüye dayanan bir düzenin ilerleme, sanayileşme atağı yapması mümkün değil­dir; çünkü sömürücü kapitalist sınıf planlamadan değil yağmadan yanadır; çünkü sa­nayi devriminde bir tren kaçmışsa, yeni bir hamlenin ön koşuyu bir halk hareketine dayanmaktır. Oysa yeni egemen güçler, eski mülkiyet ilişkilerini ve toplumsal ya­pıyı devrimci bir tarzda değiştirmekten kaçınmışlardır.

Kapitalist Türkiye, ulusal kurtuluş savaşı ve cumhuriyet devriminin, bağımsızlık, la­iklik gibi temel kazanımlarının altının oyulması demektir. Türkiye'nin NATO'ya girdiği on yıl boyunca tarikatların serpilip boy atması rastlantı değildir.

Bu yol, kendi içinde açmazları biriktirip devretmektedir. Kürtlerin kendilerini Türk­lerle birlikte ortak bir anavatanın sahibi hissetmelerinin yolunun ne olduğu bellidir. Yoksul Kürt köylüleriyle ittifak kurmak ve ortaçağa ait egemenleri tasfiye etmek… Bu yapılırken Kürt kimliğini, kültürünü özgürleştirmek, Türk kimliği ve kültürüyle el ele gelişiminin önünü açmak…

Halktan ve radikal dönüşümlerden kaçınmayı ilke edinen bir düzen bu biricik yoldan kaç­mış, Kürt halkını aşağılayıp dışlama, Kürt egemenlerinin önderliğine terk etme, kuvvet yoluyla bastırma ve o eski egemenlerle çıkarcı ittifak ilişkileri denemeyi tercih etmiştir.

Kapitalist Türkiye, eski Hıristiyan burjuvaziye servetine el konacak bir hazine ola­rak bakmış ve zenginiyle yoksuluyla bu kesimleri tasfiye etmeyi seçmiştir. Bugün Türkiye'nin en zengin holdinglerinin birçoğunun sermaye birikiminin izi sürüldü­ğünde Çukurova ve orta Anadolu'daki Ermeni, İstanbul ve batıdaki Rum tasfiyele­rine varılacaktır. Sermaye el değiştirirken, geriye milliyetçi düşmanlıklar, tarihsel nefretler ve komşularıyla çözülmez sorunlar kalmıştır.

Her başlıkta çözümsüzlük üreten kapitalist yol, Türkiye'yi kapitalist ekonomi yasa­larının ayrılmaz bir diğer unsuru, anarşi ve krizlere karşı da savunmasız hale getir­miştir. Türkiye yerüstü ve yer altı kaynaklarına sahip çıkamamış, kalkınma strateji­sine hiçbir zaman sahip olamamış, bir ileri iki geri temposuyla yoksul ve azgelişmiş bir ülke olmaya devam etmiştir.

On yılı aşkın süredir bütün dünya, batılı ülkelerde yasadışı ama devlet içi kontrge­rilla örgütlenmelerinin, “komünizm tehlikesi”ne, yani olası sosyalist, emekçi kalkış­malarına karşı oluşturulduğunu ifşa ediyor. Türkiye'de de olan budur. Kapitalist Türkiye, emperyalist batıya benzemeye ve bu amaçla ona yaranmaya çalışa dursun, NATO ülkemize, sosyalizme gitmeye kalkarsa patlatmak üzere nükleer mayın bile döşemiş, kontrolündeki kontrgerilla aracılığıyla siyaseti yönlendirmiş, sayısız pro­vokasyon, cinayet, katliam düzenlemiş, darbeler yaptırtmıştır.

Bu çıkmaz yol sol, aydınlar ve emekçiler tarafından elbette sineye çekilmemiştir. 1920'de kurulan Türkiye Komünist Partisi ulusal kurtuluşun bir toplumsal kurtuluş­la tamamlanması gerektiğini savunmuş, emperyalizme karşı mücadelede yerini almış, ama şiddetle tasfiye edilmek istenmiştir. On yıllar boyunca TKP, yeniden bağımlı hale gelen, yağmacılığın kural haline geldiği, ayrımcılığın ve siyasal baskıların yerleşiklik ka­zandığı ülkede biricik devrimci odak olarak, bütün olumsuz koşullara karşın Türkiye aydın ve işçi hareketine maya çalmıştır. 1960'larda daha önceki girişimlere oranla çok daha güçlü bir dinamik olarak ortaya çıkan sol hareketin kaynaklarında, kuşkusuz ilerici, ba­rışsever, halkçı, Marksist aydınlar olarak, ileri işçiler, sendikacılar, halk önderleri olarak bu maya vardır. Ulusal kurtuluşun toplumsal kurtuluşla tamamlanması tezidir Türkiye'nin 1960'larda ve 70'lerde yaşadığı açılımın kaynağı...

Bu büyük dinamizm, ülkemizin biricik çıkış kanalını temsil eden hareketlilik, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle yok edilmek istenmiştir.

Kapitalist cumhuriyet, topraklarımızda sergilenen ikinci batı serüveninde anti-ko­münizm ve anti-Sovyetizmin anahtar olduğu kanısındaydı. Emperyalizmin Türki­ye'nin stratejik önemine muhtaç olması bir model haline gelmişti. Dünyanın ege­menleri, Osmanlı'ya yaptıklarını Türkiye'ye tekrar edemeyeceklerdi; çünkü komü­nizme karşı ona ihtiyaçları vardı…

1991 bu modelin de çöküşüdür.

Sovyetler Birliği'nin ve diğer sosyalist ülkelerin yaşadığı çözülüş, daha doğrusu 20. yüz­yılın son on yılına damga vuran karşı-devrim, dünyamızda savaşların, işgallerin, ırkçılı­ğın, gericiliğin önünü açmış, bir yeni barbarlık dalgası yükselmiştir. Bütün dünyada emekçilerin haklarının gasp edilmesi, örgütsüzlüğün kural haline gelmesi, halkların yok­sullaşması, akıl almaz eşitsizlikler… Türkiye de bunlardan payını aldı. Ancak, kuruluşun­da yolu 1917 sosyalist devrimiyle kesişen Türkiye'nin, bu devrimin yaşadığı yenilgiden daha karmaşık biçimlerde etkilenmesi anlaşılır bir durumdur.

1991'le birlikte dünya kapitalizminin Türkiye'ye duyduğu ihtiyaç ortadan kalkmış­tır. Türkiye egemen güçlerinin o zamandan beri ezberleri dağılmıştır. Emperyalizm, Ortadoğu'ya bir kez daha yarı bağımlı yapılarla, kendi karar mekanizmalarına ve manevra alanlarına sahip ulus-devletler dolayımıyla değil, doğrudan yönetme niye­tiyle bakmaya başlamıştır. Afganistan ve Irak, iki istisnai örnek değil, emperyaliz­me bağımlılığı esas alan stratejilerin geleceğinin aynasıdır. Üstelik Ortadoğu'ya ba­kıldığında yeni tip, dolayımsız biçimlerde tesis edilecek bir emperyalist hegemon­yanın öncelikle hangi devletleri/ülkeleri sarsmayı önüne koyacağı açıkça görülür. En başta kuşkusuz Türkiye ve İran gelmektedir.

İran bir yana; bizim ülkemiz içinden geçtiğimiz dönemde, Osmanlı devletinin son yıllarında olup bitene hayli benzer yollarla; provokasyonlarla, ekonomik diz çöküş­le, iç karışıklıklarla, bölünme tehditleri ve hatta senaryolarıyla, bu arada egemen güç­lerin kendilerini bu ihanet sürecinin parçası haline getirmeleriyle sürüklenir haldedir. Emperyalizm bölgesel egemenliğini, bir zamanlar komünizme karşı sağlam basmasını tercih ettiği aracıları devreden çıkararak doğrudan tesis etme kararlılığındadır. Yeni Dünya Düzeni dedikleri işte bu doğrudan egemenlikten başka bir şey değildir.

Bu karar Ekim Devrimiyle dostluk ilişkisi içinde ve emperyalist planları savaşla redde­den Türkiye Cumhuriyeti'nden bir tarihsel intikam almaya dönüşmektedir. Türkiye top­lumu çözülmekte, Türkiye Cumhuriyeti'nin kazanımları yok edilmektedir.

Dizginlerinden boşanan kapitalist sömürü, yüzyıllar öncesinin vahşi kapitalizm dö­nemine geri dönmektedir. Emekçiler ağır bir sömürüye tabi tutulurken, doğal olarak bu saldırıya gericiliğin bütün türleri eşlik etmektedir…

2008 yılında komünistler, ülkeye bu saptamanın merceğinden bakıyorlar.

Bu mercekten bakıyoruz ve Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarına sahip çıkıyoruz.

Bu mercekten bakıyoruz ve ülkemize sahip çıkıyoruz.

Bu mercekten bakıyoruz ve ülkeye sahip çıkmanın biricik tutarlı programının sos­yalizm olduğunu iddia ediyoruz.

Bu mercekten bakıyoruz ve ülkeye sahip çıkmanın yolunun işçi sınıfının ayağa kalkması olduğunu bütün çıplaklığıyla görüyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti'ni “dönüştürme” planı

Türkiye kapitalist bir ülkedir. İktidarda burjuva sınıfı vardır. Devlet, bütün kurum­larıyla sermaye egemenliğinin pekiştirilmesi, korunması amacıyla ve emekçi sınıf­lara karşı baskı aracı olarak örgütlenmiştir.

Türkiye bağımlı bir kapitalist ülkedir. Kurtuluş savaşı henüz sonlanmadan başlayan pazarlıklar, Türkiye'yi adım adım emperyalist ülkelerin denetimine sokmuş, kapita­lizm gelişip uluslararası dengeler değiştikçe, Türkiye'nin emperyalist sisteme ek­lemlenme noktaları da güçlenmiştir. Sınıfsal egemenlik ile bağımlılık ilişkileri ara­sında kopmaz bir bağ ve zorunluluk ilişkisi bulunmaktadır.

“Dönüşüm” planı, Kurtuluş Savaşı ile ortaya çıkan göreli özerklik ve “ulus devlet”e belli bir hareket alanı sağlayan dengenin radikal biçimde değiştirilmesini, hatta or­tadan kaldırılmasını; “devlet”i sınıf karakterini gizlemek için göstermek durumun­da olduğu ideolojik, ekonomik, hukuki ve siyasal özenin maliyetlerinden kurtara­cak düzenlemelerin yapılarak açıktan piyasacı bir devlet örgütlenmesine geçilmesi­ni; dünyadaki eğilimlere uygun bir biçimde yerelleşme dinamiklerinin önünü aça­cak ve merkezi iktidarın otoritesini dağıtacak düzenlemelerle uluslararası sermaye­nin hareketlerine mutlak özgürlük kazandırılmasını; emperyalizmin bölgesel proje­lerine daha kolay uyum sağlayacak ve koşullar elverdiğince daha küçük siyasal bi­rimlere geçişe olanak sunacak bir idari yapının oturtulmasını; dönüşümü hızlandıra­cak, bölgesel açılımlarda kullanılabilecek ve emekçi kitlelerin “bağımsız” çıkışını engellemeye yardımcı olacak islamcı ve milliyetçi ideolojilerin yeniden yapılandı­rılmasını ve onların neo-liberal bir eksene yerleştirilmesini içermektedir.

Bu plan, emperyalistlerin ve Türkiye burjuvazisinin planıdır.

“Dönüştürme” planını ancak, bağımsızlığı, egemenliği, aydınlanma düşüncesini emek ekseninde yeniden üreterek sermaye diktatörlüğüne son verecek olan sosya­list devrim bozabilir.

Cumhuriyeti kemiren sermaye diktatörlüğü

1. HALK DÜŞMANLIĞI

Süreç: Cumhuriyetin hemen başından itibaren sistem halkın siyasetten uzak tutul­ması üzerine kurulmuştur. Kuruluştan bu yana, “kitle desteği”, en gerekli anlarda bile, son derece kontrollü ve halkın “bağımsız” davranma eğilimi içine girmesinin bütün yolları kapatılarak sağlanmak istenmiştir. ‹kinci Dünya Savaşı'nın ardından bir kez daha denenen ve kalıcı hale geldiği söylenen “çok partili siyasal yaşam”, toplumun siyasete katılımı konusunda bir iyileşme anlamına gelmemiştir.

Kriz: Bugün toplumda biriken hoşnutsuzluk ve değişim talepleri, emperyalist ülke­ler ve sermaye sınıfı tarafından arzu edilen “dönüşüm” için kullanılmaktadır. Yine aynı kontrol mekanizmaları devreye sokulmuş ve halkın kendi çıkarları doğrultu­sunda siyasallaşmasının bütün olanakları ortadan kaldırılmıştır.  Cumhuriyetin yerleşik kurum ve alışkanlıkları ile “dönüşüm”ü dayatan öznel güçler ve nesnel gereksinimler arasında bir gerilim yaşanmaktadır.

Devrimci çıkış: “Dönüşüm”ün emekçi kitleler üzerindeki yıkıcı etkisi, bugüne ka­dar halka düşmanlığı ilke edinen “statüko”ya sahip çıkarak savuşturulamaz. Halkın “dönüşüm”ün yıkıcı etkisine karşı kendisini savunabilmesi için işçi sınıfı önderli­ğinde “statüko”nun dayattığı kalıpları aşan, bağımsız bir siyasal çıkış gerçekleşme­lidir. Cumhuriyetle birlikte elde edilen tarihsel kazanımlarla sermaye diktatörlüğü­nün kurumsal yapısını ayrıştırmak da ancak bu bağımsız çıkışın ürünü olacaktır.

2. SINIF KİNİ ve ANTİ-KOMÜNİZM

Süreç: Sermaye egemenliği, güvensizlik ve korku üzerine kurulmuştur. Cumhuri­yetin kuruluşundan önce zayıf Türkiye burjuvazisinin yine zayıf Türkiye işçi sı­nıfına karşı saldırgan ve baskıcı tutumu daha sonra da devam etmiş, emekçi kitlele­rin siyasal bir güç haline gelmemesi için kimi zaman paranoyaya varan önlemler alınmıştır. ‹şçi sınıfının gelişmesi ve zaman içinde örgütlü mücadele pratiği içine girmesine paralel olarak bu önlemler de artmış, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihi emekçilere dönük zorbalıklarla yazılmıştır. Bunun doğal sonucu, sol düşmanlığı ve anti-komünizmdir.

Kriz: Bugün “dönüşüm”ün kimi sonuçlarından rahatsızlık duyan güçlerin elini ko­lunu bağlayan onların sınıfsal refleksleri ve genetik sol düşmanlığıdır. Türkiye'nin egemen sınıfı bir bütün olarak “dönüşüm”ün zeminini uzun bir süre boyunca oluş­turmuş, 12 Eylül'de “dönüşüm” için ilk itkiyi vermiş, daha sonrasında süreci hızlan­dıran açılımları onaylamıştır. Bu mutabakatın arkasında işçi sınıfından duyulan kor­ku, sola dönük nefret ve halk düşmanlığı yatmaktadır. Bu genetik kodlar “dönü­şüm”ün önünü açarken, “dönüşüm”den kaygı duyanları çaresiz ve şaşkın duruma düşürmüştür.

Devrimci çıkış: Türkiye'nin “dönüşüm”e direnebilmesi için kendini kuşatan korku ve düşmanlığa karşı açıktan meydan okuyan, sermaye diktatörlüğünün genetik kod­larının toplumda yarattığı çürümeyi parçalayıcı tavır geliştiren bir sola gereksinim vardır. Sermaye cephesinin solu şu ya da bu hesap için kullanmaya dönük her tür arayışının ikiyüzlülüğü ve sahteliği teşhir edilmeli, bu tarihsel dönemde işçi sınıfını tamamen kişiliksizleştirmek anlamına gelen “solu yedekleme” girişimleri sonuçsuz bırakılmalıdır.

3. CUMHURİYET'İN KAZANIMLARINI TAŞIYAMAMAK

Süreç: Türkiye'de gecikmiş burjuva devrimi, emperyalist işgal koşullarında ve 1917 Ekim Devrimi'nin yarattığı özgün atmosferde tarihsel açıdan yüzünü sola dönen de­ğerlerle hareket etmek durumunda kalmıştır. Ulusal egemenlik, bağımsızlık, aydın­lanmacılık, devletçilik, cumhuriyetçilik gibi değerler, daha önceki burjuva devrim­lerine içkin özellikler oldukları kadar, 20. yüzyılın başlarında olanca ağırlığını his­settiren emperyalizm karşısında konumlanma gereksiniminin de ürünüdür. Sol eşit­likçi, özgürlükçü ve ilerlemeci temelleri sayesinde, kurtuluş savaşından itibaren dö­nemin öne çıkan değerlerine kendi damgasını vurmak açısından burjuvaziden çok daha fazla olanağa sahipti. Burjuva iktidarının daha baştan itibaren sola karşı estir­diği terörün bir nedeni de, bu “rakip”ten ciddi ölçülerde çekinmesi, altındaki zemi­nin kaymasından korkmasıdır.

Kriz: Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunda ortaya koyduğu değerleri demagoji düze­yinde dahi taşıyamaz hale gelmiştir. Ancak sorun, sermaye egemenliğinin bazı yük­lerden kurtulmasına indirgenemez. Söz konusu değerlerin ekonomik, siyasal ve kül­türel yaşamda bazı karşılıkları vardır. Büyük sayılabilecek bir ülkede düzenin meş­ruiyet kaynağını baştan aşağıya kurutacak böyle bir gelişmenin yıkıcı sonuçlarını fark edenlerle kendi konum ve çıkarlarına sahip çıkmak için “cumhuriyet değerle­ri”ne yapışan odaklar arasındaki ittifak, geçmişten bugüne “sol” düşmanlığının or­taya çıkaracağı maliyeti fark etmiştir. Ancak Kürt inkarcılığıyla takviye edilen halk düşmanlığı bu farkındalığı pratik olarak değersizleştirmektedir.

Devrimci çıkış: Ulusal egemenlik, bağımsızlık, aydınlanmacılık, devletçilik ve cumhuriyetçilik bugün hem “dönüşüm”e direnmek hem de bu yüklerden kurtulma kararlılığındaki sermaye sınıfıyla tarihsel hesaplaşma içine girebilmek için büyük değer taşımaktadır. Bu değerlerin yeniden üretilmesi ve işçi sınıfı ekseninde dev­rimci bir perspektife yerleştirilmesi mümkün ve zorunludur.

4. GERİCİLİKLE KAN KARDEŞLİĞİ

Süreç: Türkiye'nin dincileşmesinin içiçe geçmiş iki boyutu vardır. Bunlardan birin­cisi, dinci ideolojinin toplumda tuttuğu yerin sürekliliğidir. Bu açıdan, toplumdaki dinci eğilimlerin hep var olduğuna işaret edip, başından beri siyasal sistemin dışın­da tutulan islami ideolojilerin zaman içinde devlet dahil olmak üzere siyasal kurum­ları kuşatıp ele geçirmeye başladığını ileri sürenler belli ölçülerde haklıdır. Ancak dinci hareketlerin emperyalizmin ve sermayenin çeşitli gereksinimlerine denk düşen roller tarafından bugünkü etkin konumlarına taşındıkları da bir gerçektir.

Kriz: Kemalist kadroların gericilik karşısındaki tutumu, islamcı ideolojiyi siyasal alandan mümkün olduğunca uzak tutmak, bununla birlikte toplumsal dokunun geri­ci karakterinden sonuna kadar yararlanmak biçiminde özetlenebilir. Ancak cumhu­riyetin yönetici kadroları ilerici düşüncenin toplumda etkinlik kazandığı her durum­da gericiliği etkin bir siyasi araç olarak kullandıkça, dinin siyaset dışında tutul­masını sağlayan mekanizmalar aşındı ve bugüne gelindi. Bugün artık sistemin egemenlik mekanizmalarında merkezi bir yer kaplayan dinci gericilik karşısın­da, onu hep bir “araç” olarak küçük gören Kemalist kadrolar tamamen çaresiz duruma düşmüşlerdir.

Devrimci çıkış: İnsanların inanç ve ibadet özgürlükleri, inanmama özgürlüğüyle birlikte koruma altına alınmalıdır. Bununla birlikte, dinin siyasal alandan tamamen çıkartılması ve toplumsal yaşamın dini kurallarca şekillendirilmesine karşı yeni bir aydınlanma seferberliği başlatılmalıdır. Emperyalizm ve sermaye sınıfı piyasa dik­tatörlüğünü pekiştirmek için toplumun dincileşmesini nasıl bir araç olarak kullanı­yorsa, emek cephesi de ancak aydınlanmacı bir konumlanış geliştirerek sermayeyi durdurabilir. Burjuva aydınlanmacılığı ise günümüz koşullarında ancak bir hayaldir.

5. AMERİKANCILIK

Süreç: Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye'deki varlığı, bu topraklarda yaşayan her onurlu insanı derinden yaralamaktadır. Türkiye'nin cumhurbaşkanı ve başbakan adayları Vaşington'da patron huzuruna çıkarak onay istemekte, üst düzey komutan­lar “şeref madalyası” taktırmak için kuyruğa girmekte, üniversitelerimizde hocalık yapmak için ABD'den doktora şart olmaktadır. Tarihimize bu ülkenin cinayetleri, katliamları, darbeleri serpiştirilmiştir. Bu emperyalist canavarla iyi geçinmek için, onun askeri yerine ölsün diye gençlerimizi verdik, Sovyetler Birliği üzerinde baskı kursun diye ordumuzu verdik, siyonist katillerle ortaklaşa operasyon düzenleyip Fi­listinlileri, Arapları katletsin diye istihbarat verdik, nükleer bomba stoklasın diye üs verdik, o hep daha fazlasını istedi. Milliyetçisi Amerikancı, liboşu Amerikancı, sos­yal demokratı Amerikancı, ‹slamcısı Amerikancı bir ülke olduk, şimdi geleceğimi­zi vermeye hazırlanıyoruz!

Kriz: Yönetici sınıfların emperyalizmden korunmak için ona daha fazla yanaşma stratejisi, ABD ile ilişkilerde en uç noktaya taşınmıştır. ‹kinci Dünya Savaşı'nda em­peryalist kampın liderliğini eline geçiren ABD'nin Türkiye'yi himaye etmesinin so­nuçlarını kısa süre sonra hissetmeye başlayan devlet kadrolarının ve siyasetçilerin bu ülkeye yenilmezlik ve sınırsız bir güç yakıştırdıkları açıktır. Amerikancılığın ya­rattığı tahribatı herkesten fazla bilen, hatta ABD'nin kimi açılım ve dayatmalarından rahatsız olan bu kadroların çareyi Vaşington'un sözünden çıkmamakta görmeleri eşi benzeri olmayan bir zavallılıktır. Başat emperyalist ülke olarak ABD'nin hep daha fazlasını istemesi, bağımlı ülkelerin en küçük bir kişilik gösterisine tahammülsüzlü­ğü, kindarlığı ve acımasızlığı bu ülkenin yalnızca geniş toplumsal kesimler nezdin­de değil, bu düzenin kritik kadrolarında dahi nefret uyandırmasına neden olmuştur. Ancak bu nefret, bağımlılık ilişkilerinin yarattığı alışkanlıklar, çaresizlik, yıllara ya-yılan uşaklık duygusu ve Amerikan emperyalizminin bütün kurumları bir ahtapot gibi sarması nedeniyle ABD'nin ülkemiz üzerindeki egemenliğinde herhangi bir za­yıflamaya neden olmamaktadır. Bununla birlikte, giderek artan nefretin toplumun ideolojik yapısında tuttuğu yer ile, ABD'nin bölgesel gereksinimlerinin talep ettiği sömürge zihniyeti arasındaki açı önemli bir sıkıntı kaynağıdır.

Devrimci çıkış: ABD'nin alt edilmez bir güç olduğuna ilişkin görüş, Irak'ın yanı ba­şında yüz kızartıcı bir hal almıştır. ABD alt edilebilir ve edilmelidir. ABD'den me­det ummak, ABD'yi Türkiye'yi kollamaya, kayırmaya çağırmak, ABD'yle pazarlık yapmak, ABD'ye öykünmek, ABD'ye kayıtsız şartsız teslim olmakla eşdeğerdir. Türkiye Amerikansızlaştırılacaktır. Çünkü ABD emperyalist bir güçtür, haksızlıkla­rın, eşitsizliklerin sürmesi için kaba kuvvet uygulamaktadır, yalnız bize değil bütün insanlığa zarar vermektedir. Türkiye solu 60'lardaki büyük yükselişini “Kahrolsun ABD emperyalizmi” sloganı eşliğinde gerçekleştirmişti. Mevcut düzenin bütün dokusuna yer­leşen ABD'nin memleketten defedilmesi bugün yine solun asli görevlerindendir.

6. 12 EYLÜL KARANLIĞINDAN MEDET UMMAK

Süreç: 12 Eylül 1980 darbesi, benzer bir planın ürünü olan 12 Mart 1971 darbesi ile kıyaslandığında siyaset ve toplumsal yapıya dönük çok daha kapsamlı bir müdaha­ledir. Uluslararası dinamiklerle birlikte Türkiye'nin iç dengeleri faşist bir cunta için elverişli koşulları sağlamış, Kenan Evren ve arkadaşları, bugün sürmekte olan kar­şı-devrimci dönemi büyük bir zorbalıkla açmışlardır. Darbe, bugünkü “dönüşüm”ün sacayağını oluşturan Amerikancılık, piyasacılık ve gericiliğe karşı toplumdaki bü­tün direnç noktalarını tasfiyeye yönelmiş ve bunda büyük ölçüde başarılı olmuştur.

Kriz: 12 Eylül düzeni, Türkiye toprağına asimetrik bir şiddet uygulamış ve solu tas­fiye konusundaki sınır tanımazlık, sistemin kendi iç dengelerini de bozmuştur. Tür­kiye kapitalizmi aradan geçen süre zarfında gerilimleri kontrol altında tutmayı ko­laylaştıracak güçlü bir sosyal demokrat seçenek yaratamamış, siyasal sistemin bir bütün olarak sağa kaymasının yol açtığı aşırılıkları engelleyememiştir. Ayrıca 12 Eylül'ün siyasal alanı dar bir kalıba sıkıştırmak için geliştirdiği model, generaller sa­yesinde toplumsal alanda her tür özgürlüğü kullanan dinci hareketin siyasal alana da girişi karşısında darmadağın olmuştur. Bunların yanı sıra, “dönüşüm” konusunda daha pazarlıkçı olmak isteyen kesim siyasal alandaki müttefiklerini “milliyetçi” ve hatta “islamcı” kesimlerden bulmak zorunda kalmış, her ikisinin de açık Amerikan­cı kimliğinden dolayı, temelde faşist tetikçilerden oluşan kadrolara bel bağlamıştır. ilginç olan, Türkiye'de bugün sistem içinde gerilimin tarafı olan her iki odağın da kendi varlıklarını 12 Eylül darbesine borçlu olmasıdır.

Devrimci çıkış: Sol için asıl önemli olan, 12 Eylül'ün bir darbe olması değil, onun faşist, karşı-devrimci, Amerikancı, piyasacı, gerici bir darbe olmasıdır. 12 Eylül'ün bu özellikleri soyut bir darbe karşıtlığı ile örtülemez. 27 Mayıs ya da 28 Şubat ile 12 Eylül'ü kıyaslamak, bütün hepsini aynı kefeye koymak solun işi değildir. Sol, as­keri darbelerin Türkiye'de Amerikancı, sol düşmanı karakterine vurgu yapabilir ama sermaye diktatörlüğünün tarihsel hamlelerinin genel bir “darbe karşıtı” söylemin içinde erimesine izin vermez. Bizim görevimiz, 12 Eylül'ü bütün sonuçlarıyla orta­dan kaldırıcı bir mücadele başlatmaktır. Evren ve ölmüş ya da hayattaki diğer cun­tacıların yargılanmasının yanı sıra, Turgut Özal ve Süleyman Demirel dönemlerinin masaya yatırılması, Türkiye'nin bugünkü durumu ile 12 Eylül icraatları arasındaki her tür ilişkinin ortaya çıkarılması, 12 Eylül Anayasası'nın karşısına “sivil” değil, toplumcu bir anayasanın konması esastır.

7. KÜRT DÜŞMANLIĞI

Süreç: Kuruluşun halka dönük çekincelerinin en trajik sonuçlarından biri Kürt baş­lığında ortaya çıktı. Kemalist kadroların halkı dışarıda tutma eğilimi, Kürtleri kap­samak söz konusu olduğunda Kürt feodalleriyle işbirliğine dönüştü. Dolayısıyla Cumhuriyet kuruldu diye kendini Türk hissetmek zorunda olmayan Kürt halkının sistemle entegrasyon sorunu, Kürt aşiret reisleriyle kurulan ittifaka havale edildi. Bu ittifak zaman zaman bozuldu, kimi dönemlerde ise Kürt yoksullarının, sert bir bi­çimde bastırılan tepkileri ortaya çıktı. Ancak yönetici sınıfın inkar politikası hiç de­ğişmedi. Tamamen dışlanan ve var olmaları kendilerini inkar koşuluna bağlanan Kürtlerin bazı unsurları emperyalist ülkelerden medet ummaya başladılar. 1960'lara gelindiğinde ise Kürt halkının Türkiye solunun yükselişine umut bağladı­ğı görüldü. Türkiyeli bir çözümün olanaklı olduğu ortaya çıktı. Bu yol, tıpkı daha sonra 1970, 80 ve 90'larda olduğu gibi, sola dönük ölçüsüz şiddet ve Kürt sorununu “imha” ile çözme inadı yüzünden kapatıldı. ABD ve Avrupa Birliği'nin bölgeye dö­nük müdahalelerinin iyice arttığı 2000'li yıllarda ise Kürt sorununda inisiyatifin ta­mamen emperyalist ülkelere geçtiği görüldü.

Kriz: Kürt sorunu, kendini ABD ve Avrupalı emperyalistlerin bölgesel açılımların­dan korumak için onlarla tam boy işbirliği arayışındaki Türkiye burjuvazisinin he­saplarını bozdu. Türkiyeli bir çözüm olanaksızlaştırıldıkça Kürt siyasetinde de em­peryalist planlarda yer edinme arayışı ön plana çıkmaya başladı. ABD kendisiyle “işbirliği tekeli” arayan Türk ve Kürt unsurlarını birbirlerine karşı kullanırken Tür­kiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda hiç de sağlam olmayan temeller üzerine inşa edi­len birlik iyice kırılgan hale geldi. Türkiye'nin egemen sınıfları ABD ve Avrupa Bir­liği'nin bölgesel politikaları karşısında uzun süren bir paralizasyon yaşadıktan son­ra, işi oluruna bırakmaya karar verip teslim oldular. Artık gündemde olan, çerçeve­sini büyük ölçüde ABD'nin çizdiği bir “çözüm”dür. Bu “çözüm”ün alternatifi oldu­ğu sanılan kanlı “imha” ve “inkar” politikaları ABD'nin elini güçlendirmekten baş­ka bir şeye yaramamıştır.

Devrimci çıkış: Türkiye'de yeni bir kuruluş, ancak sınıf karakteri baskın bir halkçı damarla mümkündür. Bu damarın “milli” ayrımlarla kirletilmesine asla izin veril­memelidir. Türkler ve Kürtler diğer uluslarla birlikte yeni bir yaşam kuracaklarsa, birbirlerini “öteki” olarak tarif etmek yerine, gerçekten ortak bir değerler sistemi oluşturmalı, tamamen eşit ve hiçbir ulusa özel bir ayrıcalık tanımayan bir siyasal ör­gütlenmenin yolunu açmalıdırlar. Bu anlamda “Türk” ulusunun bu coğrafyadaki as-li unsur olduğuna ilişkin tarihsel yanılgı bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırıl­malıdır. Cumhuriyetin çok öncelerinden itibaren, henüz Osmanlı İmparatorluğu da­ğılma sürecine girmeden, herhangi bir etnik referansa dayanmaktan çok, bir coğraf­yayı tanımlamak için kullanılan “Türkiye” adlandırmasını yeniden meşrulaştırma­nın ve emperyalizme karşı bu coğrafyada yaşayan tüm emekçilerin ortak tarihsel mirasını korumanın biricik yolu budur. Bu yolu açmak için, ülkemizin bütün ulus­larından emekçilerinin bütün uluslardan sömürücü ve işbirlikçilere karşı konumlan­ması ve mücadele etmesi gerekir.

8. AVRUPA BİRLİĞİ SAPLANTISI

Süreç: AET, AT ve Avrupa Birliği ile entegrasyon Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal stratejisi olarak ilan edildi ve bu özelliğini hâlâ koruyor. Geçmişten bugüne, birçok yetkili Avrupa Birliği'ne üyeliğin esas itibariyle bir güvenlik sorunu olduğunu dile ge­tirdi. Zaten Türkiye'nin başta Almanya olmak üzere Avrupalı ülkelerle ekonomik iliş­kilerinin gelişmesi için AB'ye üyeliğin gerekmediği aradan geçen sürede gözüktü.

Ancak Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar, emperyalizme bağımlılık ilişkilerini siyasi ve askeri açıdan ABD, ekonomik açıdan temelde Avrupa ile geliştiren Türkiye'nin 1991 sonrasında dış dünyaya ilişkin tehdit algısında ciddi bir kar­maşa ortaya çıktı.

Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda hem Kurtuluş Savaşı'nın açtığı olanağı, hem em­peryalist ülkeler arasındaki çelişkileri, hem de Sovyet Devrimi'nin kapitalist dünya­da yarattığı paniği değerlendiren Kemalist kadrolar, hiçbir biçimde güvenmedikleri emperyalist dünyaya yanaşarak onların tehditlerini bertaraf etmeyi tercih etmişler­di. Zaman içinde bu strateji tamamen anti-sovyetizmle anlamlandırıldı. “Sovyet teh­didi” Türkiye Cumhuriyeti'ni emperyalist ülkelerin ilgisinden uzak tutuyordu. Buna karşın, kapitalizmin ülke içindeki gelişme dinamikleri Sovyetler Birliği'ne karşı mü­cadelenin gerekleriyle birleşince, bu politika Türkiye Cumhuriyeti'ni ABD'nin ve diğer emperyalist ülkelerin oyuncağı durumuna getirdi. Sovyetler Birliği'nin orta­dan kalkmasıyla Türkiye'nin en temel dış politika dayanağı da yitip gitmişti. Kısa süre sonra emperyalizmin Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'da yeni düzenlemeler yaparken Türkiye'yi dışarıda bırakmayacağını sezen yönetici sınıf çareyi Avrupa Birliği sürecini hızlandırmakta buldu. Başka hiçbir Avrupa Birliği üyesine dayatıl­mayan üyelik koşulları Türkiye'nin önüne kondu. Gümrük Birliği anlaşmasıyla AB'ye büyük kaynaklar transfer eden Türkiye'nin sanayisi ve tarımı Avrupa'nın kontrolüne geçti, ulusal egemenlik büyük bir yara aldı.

Kriz: Avrupa Birliği'ne “güvenlik” kaygısıyla sarılan ve “içine girersek kimse bize dokunmaz” kolaycılığıyla hareket eden kesimlerin, Avrupalı emperyalistlerin aynı sürece “Türkiye'yi çözücü” bir anlam yüklediklerini fark ettikleri anda, yapacakları bir şey kalmamıştı. Türkiye Cumhuriyeti'nin bugünkü egemenleri Avrupa'dan gelen tehditi bir an önce onun parçası olarak savuşturmak dışında bir çözüm hâlâ üretebil­miş değil. Türkiye'yi AB yardımı olmadan çözemeyeceğini anlayan ABD'nin de Avrupa'yı aynı zamanda ciddi bir entegrasyon sorunuyla baş başa bırakmak için Tür­kiye'yi AB'nin içine doğru ittirmesi, yönetici sınıfımızın yalnızca ABD'ye yaslanan bir strateji geliştirmesini olanaksızlaştırmakta ve AB başlığındaki açmazı daha da derinleştirmektedir.

Devrimci çıkış: ABD emperyalizmini Avrupa Birliği ile dengelemek, demokratik­leşmek için AB'den yararlanmak, AB içinde emek eksenli bir mücadele yürütmek gibi stratejiler son tahlilde Avrupalı emperyalistlerin ekmeğine yağ sürecektir. Sü­reç henüz tamamlanmış olmaktan uzaktır ve Türkiye'de işçi sınıfı hareketi, Avrupa Birliği üyelik sürecine direnebildiği oranda gerçek bir toplumsal güç haline gelecek­tir. Yurtseverlik, ABD emperyalizmiyle Avrupalı emperyalistlere karşı kararlı ve tutarlı bir mücadeleyi gerektirmektedir. Hedef, şu ana kadar Avrupa Birliği'ne ver­diklerimizin, yitirdiklerimizin emekçi sınıflar adına geri alınması, ülkemizin bağım­lılık zincirlerinden bir tanesinin parça parça edilmesidir.

9. NATO'CULUK URU

Süreç: Türkiye, 1949'da kurulan NATO'ya 1952'de kan bedeli ödeyerek üye oldu. Amerikan çıkarları için Kore'ye asker yollanması aslında Türkiye'nin bütün bir NA­TO serüvenini özetlemektedir. NATO, iddia edilenin tersine Türkiye'nin güvenliği­ni sürekli tehdit etmiş, komşularıyla bir dizi gerilim yaşamasına neden olmuş, ABD emperyalizminin ülkenin bütün kritik kurumlarına yerleşmesine yol açmış, Türki­ye'yi siyasi cinayetler, darbeler ve katliamlar ülkesi haline getirmiştir. NATO üye­liği, tıpkı Avrupa Birliği'ne üyelik perspektifi gibi ülkenin ulusal politikası olarak kabul görmektedir. Ancak NATO konusundaki “burjuva mutabakat” benzersizdir. NATO'nun Avrupa Birliği kadar olsun sorgulanmaması, Türkiye'de sistem içi aktör­lerin bağımsızlık söylemlerinin ne kadar ikiyüzlü ve temelsiz olduğunun kanıtların­dandır. Devlet görevlilerinin “dış mihrakların ülkeyi bölmek ve parçalamak istedi­ği”ne ilişkin şikayetlerine sık tanık olunan son yıllarda dahi NATO'ya sınırsız katkı sunulmaya devam edilmesi, Türkiye'de yönetici sınıfın ihanetinin boyutlarını da göstermektedir. Bu ihanet, NATO'nun 1991 sonrasındaki hızlı genişlemesine veri­len ısrarlı destekle de hissedilmektedir. NATO, genişledikçe ulus devletleri parçala­makta, yok etmekte, Türkiye ise bu operasyonlara aktif destek vererek felaketine koşmaktadır.

Kriz: Türkiye'nin yönetici sınıfı, emperyalist ülkelerden korunmak için onlarla iş­birliği yapmak ilkesini en verimli biçimde NATO'da hayata geçirdiği düşüncesinde­dir. Her ülke gibi veto yetkisine, karar mekanizmalarında şeklen de olsa söz hakkı­na ve örgüt içinde ikinci büyük kara ordusuna sahip olmayı yeterli güvence sayan ve NATO açısından vazgeçilmezliğine bel bağlayan Türkiye'nin egemenlerinin 1991 sonrasındaki dünya düzenini kavrayacak ufku olmadığı ortaya çıkmıştır. 1991 sonrasında emperyalist müdahalelerin bizim coğrafyamızda yoğunlaşmasının Tür­kiye'nin vazgeçilmezlik ve önemini pekiştirdiğini sanan siyasi iktidarlar, müdahale­lerin boyutlarını gördükçe paniğe kapılmışlardır. NATO'nun Yugoslavya'nın parça­lanması için üstlendiği kirli misyona büyük hevesle katılan Türkiye, daha sonraki başlıklarda emperyalistlerden gelen talepleri karşılamakta zorlanmaya başlamıştır. Karadeniz'in NATO'ya açılmasına çeşitli nedenlerle çekince koyan ve Afganistan'a muharip birlik yollamaktan kaçınan Türkiye üzerindeki baskı giderek artmaktadır. Üstelik Türkiye, NATO'nun genişlemesine verdiği sınırsız destek nedeniyle, en az kendisi kadar arzulu NATO üyelerinin rekabeti ile de karşı karşıya kalmıştır. Ro­manya ve Bulgaristan birer üye olarak, Ukrayna, Gürcistan ve Azerbaycan birer aday üye olarak Türkiye'nin “önemi”ni sarsmaktadır. Buna şimdilik NATO'yla bağ­lantılandırılmayan ama ABD'ye önemli olanaklar sunan Irak da eklendiğinde, Tür­kiye'nin NATO üzerinden ABD'ye yardım ettikçe nasıl köşeye sıkıştığı daha iyi an­laşılmaktadır. Düzen güçleri içinde bu sıkışmanın yarattığı baskıya direnebilecek güç olmadığından yakın gelecekte Türkiye'nin ABD'nin bölgesel planlarına tama­men boyun eğmek zorunda kalacağı rahatlıkla öngörülebilir. Ancak Türkiye Cum­huriyeti, “boyun eğerek”, büyük felakete doğru koşar adım gitmektedir.

Devrimci çıkış: NATO, halkımızın düşmanıdır. NATO'dan çıkmak, Türkiye'de toplumsal kurtuluş mücadelesinin en temel hedeflerindendir. Bu hedef hiçbir biçim­de ertelenemez. Bugünden yönetici sınıf üzerinde NATO'culuğun vatana ihanetle özdeş olduğuna ilişkin güçlü bir siyasal ve ideolojik baskı kurulmalı, emekçi kitle­lerin bu kanlı örgüte ilişkin kayıtsızlığı giderilmeden Türkiye'de emperyalizme kar­şı mücadelede bir adım dahi ilerlenemeyeceği hesaba katılmalıdır.

10. PİYASA FETİŞİZMİ

Süreç: Türkiye Cumhuriyeti'nin başından beri kapitalist yolu tercih ettiği tartışma­sız bir gerçek. Yönetici sınıf sürekli olarak bunun gereklerini yerine getirdi, öncele­ri sermaye sınıfının fizik zayıflığını gidermek için devletin bütün olanaklarını kul­landı, zaman içinde yabancı sermaye bağlantılarını geliştirdi, montaj sanayinin mo­tor güç olduğu bir evreyi kapattı, ithal ikameci dönemin ardından kesintisiz bir ne-o-liberal sürecin önünü açarak ülkenin bütün iplerini uluslararası ve yerli tekellere bıraktı. Devletin piyasa güçleri karşısındaki göreli özerkliği neredeyse tamamen si­lindi, bunun yerine, emekçi sınıflara hiçbir hareket olanağı bırakmayan ve yaşamın tüm alanlarını metalaştıran bir sermaye diktatörlüğü tesis edildi. Ülkenin bütün maddi ve kültürel zenginlikleri, egemenliği, beşeri kaynakları bu diktatörlük eliyle ölüme yatırılmış durumda. En kritik işletmeler yerli ve yabancı tekellere satıldı, kri­tik bazı endüstriler tasfiye edildi, hayvancılık öldürüldü, ürün yapısından tohuma varıncaya kadar tarımsal üretimde tamamen bağımlı duruma gelindi, enerji politika­larımız uluslararası tekellere teslim edildi, ülke inanılmaz bir borç stoğunun içine yuvarlandı.

Türkiye Cumhuriyeti'nin, gerekli gördüklerinde halka en acımasız bir biçimde dav­ranan siyasetçileri ve sivil-asker bürokrasisi, piyasa güçleri karşısında süt dökmüş kediye dönmekte ve sermaye sınıfının içinde bir yer tutabilmek için kendilerine su­nulan olanakları değerlendirmenin yollarını araştırmaktadırlar. Bu yolu seçmeyen az sayıdaki onurlu siyaset ve devlet kadroları ya susturulmuş ya tasfiye edilmişlerdir.

Kriz: Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumlarının ve siyasal alanın piyasa karşısında her tür hareket serbestliğini yitirmesi, onun asgari devlet olma özelliklerini de ortadan kaldırmaktadır. Türkiye çapında bir ülkenin bütünüyle “tüccar zihniyeti” ile idare edilmesinin hem sermaye egemenliğinin orta ve uzun erimli çıkarları açısından hem de yönetici sınıfın misyonları açısından yarattığı sıkıntı küçümsenemez. Bununla birlikte piyasa terörünün asıl yıkıcı etkisi doğal olarak emekçi kitleler üzerindedir.

Devrimci çıkış: Piyasa bulaştığı her yeri çürütür. Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna damga vuran değerlerin tek bir tanesinin dahi piyasa ekonomisinde ya­şam şansı bulunmamaktadır. Türkiye'nin piyasanın devlet eliyle kısmen de olsa re­güle edildiği koşullara geri dönmesi de söz konusu değildir. Piyasanın sınırlanması, karma ekonomi, ulusal ya da ulusalcı sermaye gibi kavramların gerçek karşılığı bu­lunmamaktadır. Türkiye'nin piyasa karşısındaki tek seçeneği kamuculuktur.

11. TOPLUM ÇIKARLARININ AYAKLAR ALTINA ALINIŞI

Süreç: Türkiye Cumhuriyeti 12 Eylül 1980'den sonra kamusal alanın sistematik bir biçimde daraltıldığı, kamu hizmetlerinin tasfiye edildiği, kamu iktisadi teşekkülleri­nin özelleştirmeler yoluyla talan edildiği bir ülke haline gelmiştir. Sosyal güvenlik sistemi çökertilmiştir. İnsanların barınma, ulaşım, ısınma, aydınlatma, temizlik, eği­tim, sağlık gibi en temel gereksinimleri piyasa mekanizmalarına terk edilmiştir. Kı­yılarımız yerli ve yabancı sermaye tarafından işgal edilmekte, ormanlarımız satıl­makta, akarsularımız özel sektöre devredilmekte, yeraltı zenginliklerimiz emperya­list şirketlere bırakılmaktadır. Yerel yönetimler neredeyse bütün hizmetlerini taşe­ron firmalara devretmiş, özel güvenlik şirketleri devletin tekelinde olması gereken bazı görevleri doğrudan üstlenir hale gelmiştir. Türkiye'de artık toplum çıkarların­dan, kamusal alandan söz etmek olanaksızdır.

Kriz: Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün uzuvlarıyla satılığa çıkarılması, onun kurum­sal yapısını doğrudan etkilemektedir. Kamusal alanın ortadan kalktığı, toplumsal çı­karların kırıntısından söz edilemeyecek bir ülkede dış politika, hukuk, güvenlik gi­bi alanlarda köklü değişikliklerin kendini dayatması kaçınılmazdır. Zaten “dönü­şüm”ün artık son evresine geçilmiş durumdadır. Ancak Türkiye'de üstyapı kurum­larının ekonomik alandaki dönüşümün ritmini tutturması olanaksızdır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde yeni gerginliklerin, kırılma ve krizlerin ortaya çıkması bek­lenmelidir.

Devrimci çıkış: Türkiye özel çıkarlar adına yürütülen saldırıya toplum adına ben­zer bir kapsam ve şiddette yanıt verilmeksizin düzlüğe çıkamaz. Bugün uluslarara­sı düzeyde de hüküm sürmekte olan eşitsizlikler “kamu”nun bütünüyle tasfiyesi noktasına gelmiştir. ‹nsanlık, başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de köleleştiril­menin eşiğindedir. Bu süreç yarım yamalak önlemlerle, ılımlı çözüm önerileriyle durdurulamaz. Toplumsal çıkarlar, kamu mülkiyeti ve onun bugün temel somutla­nış biçimi olan devletçilik savunulmaksızın insanlık ayağa kalkamayacaktır.

12. TOPLUMU ÇÜRÜTMEK

Süreç: Yönetici sınıflar toplumu bilerek, isteyerek, planlı bir biçimde çürütmüşler­dir. Sömürücü bir düzende aydınlık, dayanışmacı, adalet duygusuna sahip bir nüfu­sun başa bela olacağını düşündüklerinden, hemen her aracı kullanarak korkak, hak­kını aramayan, bencil, cahil kişilerin çoğalması için uğraşmışlardır. Burada 12 Ey­lül 1980 darbesinin halkımızı kirletmek açısından benzersiz bir rolü olmuştur. Ke­nan Evren ve arkadaşları zalimlikleriyle korku ve bananecilik, üniversitelere dönük saldırılarıyla akıldışılık, işçi sınıfına dönük baskılarla pısırıklık ve bencillik, İmam Hatip Liseleri'ne düşkünlükleriyle gericilik, birahaneleri yaygınlaştırmalarıyla ko­kuşmuşluk, güdümlü mahkemeleriyle adaletsizlik yaymışlardır. Hemen ardından Turgut Özal köşe dönmeciliği, Amerikancılığı, tüketim çılgınlığını ve televizyon manyaklığını yaygınlaştırmıştır. Süleyman Demirel, Tansu Çiller hükümetleri de çürümeye kendilerince çok şey katmaktan geri durmamış, devamında tüm siyasi ik­tidarlar aynı doğrultuda kesintisiz müdahalelerle ağır bir toplumsal tahribat yarat­mışlardır. Haksız kazanç, asalaklık, tembellik, hırsızlık, görgüsüzlük, ihbarcılık, teş­hircilik, kaba kuvvet, zorbalık ve zevksizlik meşrulaşmıştır. Adalet duygusu ortadan kalkmıştır. Sanatsal yaratım yerini çirkinliğe tapınmaya bırakmıştır. Kültürel mira­sımız yağmalanmış, dilimiz bozulmuş, emperyalist ideoloji toplumun bütün kesim­lerini etkisi altına almıştır. Eğitim sistemi piyasacılığın ve gericiliğin elinde, okuma­yan ama televizyon seyreden, tartışmayan ama kavga eden, dinlemeyen ama gürül­tü çıkaran, haklıya kulak kabartmayan ama güçlüye tapan bir gençlik yaratmak için düzenlenmiştir.

Kriz: Çürüme öylesine bir hal almıştır ki, insan kaynakları sermaye sınıfının eko­nomik ve siyasal gereksinimleri karşılamakta dahi zorlanıyor. Burjuvazinin sözcü­leri zaman zaman çürümenin boyutlarından şikayet ediyor, çözüm yolları öneriyor­lar. Ama bir yandan da çürümenin motoru olan piyasa güçleri her tarafı fethediyor. Hastaneler ticarethaneye dönüşünce hekimler çürüyor, üniversiteler paralı olunca akademisyen çürüyor, sponsora mahkum olunca sanatçı çürüyor, kâr hırsı hukuk ta­nımadıkça yargı mensubu çürüyor, ordu profesyonelleştikçe asker çürüyor.

Devrimci çıkış: Çürüme, toplum mücadele etmeye ve hakkını aramaya başladığın­da yavaşlayacak; Amerikancılık, piyasacılık, gericilik püskürtüldüğünde gerileye­cek, sermaye düzeni alt edildiğinde ortadan kaldırılacak. Çürümenin panzehiri ör­gütlü siyasi mücadelededir.

 

Sıra: 
11