TKP’nin Kuruluşunun 100. Yılında Mustafa Suphi Sempozyumu

TKP’nin Kuruluşunun 100. Yılında Mustafa Suphi Sempozyumu

Türkiye Komünist Partisi’nin 100. yıl etkinlikleri kapsamında dün İstanbul’da Taksim Hill Otelde 'Mustafa Suphi Sempozyumu' düzenlendi. TKP’nin Bakü’deki kuruluşundan birkaç ay sonra Karadeniz’de öldürülen Suphi ve yoldaşlarının ölüm yıldönümüyle bağlantılı olarak düzenlenen sempozyumda TKP tarihi konuşuldu.

Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluşunun 100. yılında yapılan etkinlikler çerçevesinde dün partinin kuruluşu ve yürüttüğü mücadelenin tarihi üzerine bir sempozyum gerçekleştirildi. İstanbul’da düzenlenen sempozyum TKP’nin kurucu kadrolarından Mustafa Suphi’ye ithafen Mustafa Suphi Sempozyumu adıyla yapıldı.

Sempozyum başlamadan önce sanatçı Ufuk Karakoç Ruhi Su’nun yazdığı Karadeniz’de katledilen 15 TKP’liye adanan Karadeniz Ağıdı’nı, Ufuk Karakoç’dan sonra sahne alan Yapıcılar Orkestrası da, TKP’nin temellerinin atıldığı Bakü kentine ithaf edilmiş olan Ey Güzel Bakü türküsünü seslendirdi.

Sempozyumun açılış konuşmasını yapan TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, Mustafa Suphilerin büyük kavgaların verildiği bir dönemde mücadeleye atıldığını söyleyerek, “TKP’nin ilk kurucularının Ekim Devriminden heyecanlanıp dünyanın ilk işçi devletine sahip çıkmaları, onunla artık dost olmaları son derece meşru bir davranıştır. Bununla beraber Türkiye’deki ulusal kurtuluş mücadelesine bakıp bu bizim mücadelemiz demeleri de son derece haklı, güzel bir davranıştı” dedi.

Mustafa Suphilerin katli üzerine “Sözkonusu olan devrim cephesi içerisinde, Kuvayi Milliyecilerin, Sovyetler Birliğinin, Kominternin ve bizim partimizin içerisinde bulunduğu devrim cephesinde erken bir hesaplaşmadır bu. Erkendir çünkü henüz Anadolu’daki mücadele başarıya ulaşmamıştır... Mustafa Suphi için erken bir hesaplaşmadır çünkü onlar sermaye sınıfıyla nihai bir hesaplaşma için gelmemişlerdir Anadolu’ya, onlar emperyalizme karşı mücadeleye komünist bir renk katmak için gelmişlerdir” diyen Okuyan, burada bir diyalektiğin işlediğini, bunun ne ulusal kurtuluş mücadelesinin değerini azalttığını, ne Sovyetler’le Ankara arasındaki ittifakın değerini azalttığını ne TKP’nin Türkiye’deki ulusal kurtuluş mücadelesine katkı koymasının değerini azalttığını ne de kemalistlerin Türkiye coğrafyasına katkılarını azalttığını söyledi. Okuyan, “Biz marksistiz, hayata biz böyle bakmasaydık, Nazım Hikmet, değerli şairimiz, yoldaşımız, o devrim cephesinin iki kanadının lideri için ayrı ayrı şiirler yazar mıydı” diye konuştu.

‘TKP’NİN GÖREVİ TÜRKİYE’DE GERÇEK BİR CEPHELEŞME YARATMAKTIR’

Günümüzde de karşılıklı kurulu iki cephenin olduğunu söyleyen Okuyan, bir tarafta Saray’ın, yobazların, gericilerin, sermaye sınıfı ve onun uluslararası destekçilerinin olduğunu ancak bunun karşısındaki cephede de yine uluslararası sermayenin desteklediği liberallerin, türkçülerin, sermaye sınıfının kendilerine yer bulabildiğini söyleyerek bu cepheleşmenin bir gerçeklik taşımadığını söyledi. Bu cepheleşmede iç içe geçmiş aynı nitelikte aktörlerin bulunduğunu söyleyen Okuyan, “Kuruluşundan yüz yıl sonra TKP’nin görevi Türkiye’de gerçek bir cepheleşme yaratmaktır, gerçek cepheleşmeler emek ve sermayenin damga vurduğu cepheleşmelerdir” dedi. Okuyan, “Emeğin cephesinde Türkiye’nin bütün ilerici birikimi, tüm yurtsever birikimi yer alacaktır... Karşı taraftaysa yobazın her türlüsü, işbirlikçinin her türlüsü, sermaye yanlısının, para babasının her türlüsü yer alacaktır. Türkiye Komünist Partisi’nin bugünkü görevi bütün sahte cepheleşmeleri ortadan kaldırmaktır” dedi

OSMANLI’DA İLK SOSYALİST HAREKETLER

Okuyan’ın konuşmasının ardından sempozyum sunumlarına geçildiğinde ilk olarak kürsüye çıkan Çağdaş Sümer, kendisine sosyalist diyen ilk örgütlerin 130 yıl öncesine dayandığını, 1880’lerden sonra istibdat rejimine karşı mücadele eden örgütlerin sadece burjuva devrimcilerinden ibaret olmadığını söyledi ve başta Makedonya olmak üzere farklı bölgelerde kendisini sosyalist olarak tanımlayan örgütlerin kurulduğuna dikkat çekti.

Programında “sosyalist” kelimesi geçen ilk grubun 1887’de Cenevre’de kurulan Hınçak olduğunu ve bunu üç yıl sonra Tiflis’te kurulan Taşnak’ın takip ettiğini söyleyen Sümer, 1893’de Makedonya’da kurulan İç Makedonya Devrimci Örgütünün ise (VMRO) bütünüyle sosyalist olamamasına rağmen sosyalizan unsurları barındırdığını söyledi.

Günümüz Türkiye’sinde gayrimüslimlerin kurdukları örgütlere milliyetçi perspektiften bakıldığını ve bu hareketlerin süren sınıf mücadelesiyle bağlantılı olarak barındırdığı dinamiklerin görmezden gelindiğini söyleyen Sümer, Anadolu’da ve Balkanlar’da 2. Abdülhamid döneminde büyük toprak sahiplerinin, aşiret liderlerinin, şeyhlerin devlete olan sadakatini arttırmak amacıyla köylünün üzerindeki vergilerin arttırıldığını hatırlattı ve köylünün mülksüzleşmesine karşı devrimci örgütlerin mücadelesinin yükseldiğini, 1908 Devrimi’nin bu sınıfsal çatışmalara bakılmadan anlamlandırılamayacağını vurguladı.

Abdülhamid’in baskıları sonucu olarak Doğu Anadolu’da köylülerin topraksızlaştırıldığını ve  yerlerinden edildiğini, hem merkezi devlete hem de yerel mülk sahibi egemenlere yüklü vergiler vermek zorunda bırakıldığını söyleyen Sümer, Hınçak, Taşnak ve VMRO’nun köylülüğün ağır sömürüsünün sonucuna tepkilerin örgütlenmesiyle güç kazandıklarını, köylü direnişleri örgütlediklerini ancak bunu baskının daha çok artmasının takip ettiğini belirtti.

Sümer, 1908 öncesindeki bu direnişleri, hareketleri bilmeden 1908 Devrimi’ni anlamanın mümkün olmadığını, devrimin liberallerin iddia ettiği gibi ‘bir grup darbeci subayın kalkıp kendi diktatörlüklerini kurmalarından’ ibaret olamayacağını söyledi. İttihatçıların belli dönemlerde Balkanlar’daki ve Doğu Anadolu’daki bu örgütlerle ittifak halinde olduğunu söyleyen Sümer, 1908 devrimiyle hürriyetin ilanıyla beraber emekçilerin örgütlenmesinin de yol aldığını Selanik, İzmir, İstanbul, Beyrut gibi kentlerde modern anlamda sendikalarıın yerini tutmasa bile işçi örgütlenmelerin başladığını söyledi. Sümer, İttihat ve Terakki’nin sınıfsal karakterinden dolayı kısa bir süre sonra grevleri yasakladığını ama 1908’de ortaya çıkan atmosferin sınıf hareketinin nüveleri olarak beliren bir dinamizmi de yarattığını belirtti.

Bu dönemde daha sonrasında Türkiye Sosyalist Fırkası olacak olan Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın önemli mevziler kazandığına dikkat çeken Sümer, İttihatçılar ve Balkanlar’daki ve Doğu Anadolu’daki örgütlenmeleri kastederek 1890’lardaki mücadeleden 31 Mart gerici ayaklanmasının bastırılmasına dek beraber hareket eden örgütlenmelerin var olduğunu yineledi.

Sümer o dönemin okumasını yaparken herkesin barış ve uyum içerisinde yaşadığı bir Osmanlı nostaljisi algısının da sınıfsal mücadelelerin görmezden gelindiği bir tablonun çizilmesinin de yanlış olacağının altını çizdi.

Çağdaş Sümer sosyalist tarihimizin bu ilk döneminin 1922’de sonlanacak olan on bir yıllık savaş döneminde dramatik biçimde kapandığını ve sonraki evreye pek az şey devrettiğini, ancak bu birikimin yok sayılamayacağını ve Osmanlı’nın son yıllarının sınıflar mücadelesi penceresinden okunması gerektiğini vurguladı.

TKP’NİN İKİ BÜYÜK GÖREVİ: KURTULUŞ MÜCADELESİ VE SINIFI BİLİNÇLENDİRME

Çağdaş Sümer’in ardından söz alan Gözde Kök, Ekim Devrimi, Sovyet iktidarı ve TKP’nin tarihi arasındaki bağlantıya dair yaptığı sunumda Türkiye’de komünist akımın Ekim Devrimi’nin dolaysız etkisiyle ayağa kalktığını söyledi. Kök, Anadolu’da komünist hareketlerin tek bir bağımsız kanalda birleşmesini mümkün kılanın 1920’de TKP’nin Bakü’de kurulması olduğuna dikkat çekti. Kök, o dönem Türkiye’deki işçi sınıfı hareketinin kendi içerisinden komünizmi çıkarabilecek bir derinlikte olmadığını söyledi.

TKP’nin İstanbul kadroları dışında, kurucu kadronun doğrudan Bolşeviklerin etkisiyle Marksist formasyonlarını edindiğini aktaran Kök, Eskişehir, İstanbul, Ankara gibi çeşitli noktalarda kendiliğinden komünist unsurların ortaya çıkmasına rağmen bu öbekleri toparlamak ve ulusal çapta bir partiye dönüştürmek üzere sistematik, politik ve örgütsel girişimin 1920’de Bakü’de ortaya çıktığının altını çizdi.

Kök, TKP’nin kuruluşu itibariyle Anadolu’da emperyalist işgale karşı mücadeleyi güçlendirme ve Anadolu’daki yoksul işçi ve köylüleri sömürücü egemen sınıflara karşı bilinçlendirmek olan iki büyük politik görevi aynı anda yürütmek zorunluluğu altında olduğunu söyledi.

Kök, şöyle konuştu:

“En çok lideri Mustafa Suphi’yle anılan bu siyasi irade, Sovyet iktidarıyla yakın bağlar kurmuş, Sovyet iktidarının çeperde, Çarlığın sömürgesi konumundaki Müslüman topraklara yerleşmesinde önemli katkılarda bulunmuş, Sovyet iktidarının yerel halka benimsetilmesini ve Osmanlı kökenli savaş esirlerinin komünizme örgütlenmesi ile geçen yıllarda siyasi ve örgütsel çalışma bakımından önemli bir deneyim elde etmişti. Bu bakımdan Karadeniz sularında katliamla akamete uğramasa bu siyasi irade TKP’nin bütünlüğünü ve sürekliliğini sağlamaya adaydı.”

Verilen kısa aranın ardından Yapıcılar müzik grubu TKP’nin 1970’lerde ünlenen “TKP’miz ilerliyor” ve 1990’lardan bugüne gelen “Yoldaşlık ruhuyla birleştik” marşlarını salonun eşlik etmesiyle seslendirdi.

ANKARA’DA KOMÜNİZM MÜCADELESİ

İkinci bölümün ilk konuşmacısı Neslişah Başaran 1920 yılında Ankara ve Anadolu solculuğunun karakteristik özellikleri üzerine bir sunum yaptı. Konuşmasında Başaran, 1920 ve 1921 yıllarının Türkiye komünist hareketin hem doğuşuna hem de burjuva devrimi tarafından bastırılmasına ve imha edilmesine sahne olduğunu söyledi. Başaran, Türkiye komünist hareketin üç koldan var olduğunu, bunun birincisinin 1920’de Bakü’de toplanan TKP, ikincisinin Ankara’da ortaya çıkan ve Bolşeviklerin Ankara’ya yolladığı temsilcilerden doğrudan etkilenen komünist grup olduğunu ve üçüncüsününse İstanbul’daki aydınların kurduğu ve işçiler arasında örgütlenen grup olduğunu hatırlattı.

Bu kollardan Ankara’daki ekibin milli mücadeleye katıldıkları süre içerisinde Bolşeviklerin fikirlerinden samimi bir şekilde etkilendiğini ve Anadolu’da işgale karşı verilen mücadelede toplumsal bir devrim anlayışı güttüğünü söyleyen Başaran, bunların bir kısmının Ankara’da 1920 yılında gizli bir komünist parti kurduğunu aktardı. Bu komünistlerin Eskişehir, Adana gibi kentlerde de örgütlendiğini ancak marksizm konusunda hiçbir teorik birikime sahip olmadıklarına dikkat çeken Başaran, bu ekibin sosyalizme dair öğrendikleri neredeyse her şeyi Ankara’da bulunan Sovyet temsilcilerinden öğrendiklerini söyledi.

Başaran, Ankara’daki grubun bir diğer özelliğininse meclis içerisinde halkçı bir damarla buluşmaları olduğunu ve böylece daha en başında ellerindeki güçten çok daha büyük etki yaratma potansiyeline sahip olduklarını ancak ilerleyen süreçte bastırıldıklarını söyledi.

1920 Ankara’sında milli mücadeleyi yürüten kadroların bir kısmının yüzünü eşitlikçiliğe ve halkçılığa döndüğünü aktaran Başaran “Bu halkçılık Sovyetler Birliği’nin çekim gücüyle birleşince komünizm belki de radikal bir sol anlayış anlamına gelmek üzere somut bir alternatif olarak Ankara’da gündeme gelebiliyordu” dedi.

Başaran, Ankara’daki bu hareketin devamlılığının olmamasını kadroların deneyimsizliği ve ilgisinin yanı sıra burjuva siyasetinin baskısının artmasına bağladı.

ANKARA HÜKÜMETİ’NİN BOLŞEVİZME KARŞI TUTUMU

1920’de Ankara’da kendisini “Bolşevik” olarak tanımlayanlar arasında da bir homojenlik olmadığına dikkat çeken Başaran o yıllarda kendisini bolşevik olarak tanımlayanları iki gruba ayrılabileceğini söyledi. Birinci grubu bolşevizme sadece taktiksel bir yöntem gözüyle bakan ve Kafkasya’da Enver Paşa’yla paralel olarak maceracı kaygılar güden eski İttihatçılar olarak nitelendirirken benzer taktiksel sebeplerle bolşevik olmaktan bahseden diğer unsurlar arasında Mustafa Kemal çevresindeki paşaların da olduğunu söyledi. Mustafa Kemal’in çevresindeki ordu komutanlarının işgale karşı mücadelede bolşeviklerin desteğini almak için “gerekiyorsa bolşevik oluruz” taktiğiyle hareket ettiğini söyleyen Başaran, Mustafa Kemal’in bunların arasında daha “gerçekçi” bir unsur olarak hareket ettiğine dikkat çekti.

Komünizmin Türkiye’nin sınıfsal yapısına, din ve geleneklerine uygun olmadığını savunan Mustafa Kemal’in “Komünistlik yapılacaksa bunun mutlaka hükümet eliyle yapılması gerektiğini” ısrarla vurguladığını aktaran Başaran, ‘resmi TKP’nin kuruluşunun bu yaklaşımla da ilgili olduğunu söyledi. “Mustafa Kemal için bolşeviklik kurtuluş mücadelesinde İngilizlere karşı başka çare kalmazsa en son başvurulacak zorunlu yoldu” diyen Başaran, “Bu gündeme gelirse bunun kendi liderliği altında ve herhangi bir toplumsal boyuta sıçramadan gerçekleşmesi gerekiyordu” saptamasını yaptı.

Başaran, Mustafa Kemal’in ülke içerisinde komünizme karşı olmamak ancak kendileri dışında bunu savunanları engellemek gibi bir politika güttüğünü söyledi. Bu anlayışın da 1921 yılında komünistlerin ezilmesiyle beraber rafa kaldırıldığını söyleyen Başaran, “Buna gerekçe olarak meclisin çoğunluğunun muhafazakar olduğu ve milli mücadeleyi bölmemek gereği gösterildi, ancak gerçek neden, genç burjuva devriminin liderliğinin en ufak bir toplumsal kıpırdanmadan korkuyor olmasında yatıyordu, Türkiye’de her türlü sınıfsal düşünce 1960’lara kadar Milli Mücadele döneminden itibaren bastırılmış ve doğmasına izin verilmemiş oldu bu şekilde” dedi.

TKP’NİN KURULUŞUNDA ÜÇ KOL

TKP’nin kuruluşunu sadece Bakü’deki Kongre’ye bağlamanın hata olabileceğini söyleyen Başaran, Ankara’daki ekibin yanı sıra İstanbul’da örgütlenen ve Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesinin ardından Komintern’le iletişim kuran ekibin de varlığını hatırlattı. TKP’nin kadrosal açıdan devamın sağlayanın İstanbul’da Şefik Hüsnü’nün başını çektiği komünist grup olduğundan bahseden Başaran, TKP’nin kuruluşundaki “üç kolu” şöyle özetledi:

“Bir kol anti emperyalist ve yurtsever kaygılarla Bakü’den gelen kol, diğer kol ülkenin yeniden kurulduğu günlerde toplumsal devrim arayışı güden Ankara’daki kol ve bir diğeriyse işçi sınıfının belirleyiciliğini TKP’nin kimliğinin bir parçası haline getiren kol…”

SOL TARİHÇİLİK ÜZERİNE

Sempozyumda kapanış konuşmasını yapan Aydemir Güler, sol tarihçiliğin uzmanların konusu olmaması gerektiğini vurgulayarak, bugüne ve yarına dair sözü olan “sıradan, işçi, aydın, emekçi, genç, kadın, erkek hepimizin bu tarihe ihtiyacı” olduğunu söyledi. Güler Türkiye’de her biri son derece değerli bir sol tarihçilik birikiminin şekillendiğini, bu birikimin belge tarihçiliği, anı tarihçiliği ve polemikler olarak tasnif edilebileceğini dile getirerek, bunların tamamının uzmanlara seslendiğini vurguladı. TKP bünyesinde 100. Yıl çalışmaları çerçevesinde oluşturulan araştırma grubunun başka bir misyonla hareket ettiğini anlatan Güler, solun tarihine dönük ilginin kaynağının da bugün komünizme, eşitliğe, adalete duyulan açlık olduğuna dikkat çekti.

Güler konuşmasına kendisinden önceki sempozyum konuşmacılarının değindiği başlıklarda “güncellemeler” yaparak devam etti.

Türkiye’deki komünist hareketin ne ittihatçı ne de kemalist olduğunu ancak bunların ardılı olduğuna dikkat çeken Güler, “Bunlar olmadan, yani bir modern Türkiye olmadan biz yokuz”diyerek sözlerine şöyle devam etti:

“Bizim ayaklarımızı bastığımız zemin bundan ibaret olamaz, biz geleceğe bakarız ama bu tarihsellik yoksa biz yokuz... Sahip çıkarken aklamayı anlamıyoruz, çünkü temiz burjuva devrimi diye bir şey yok, hiç olmadı. Her burjuva devrimi, en başından itibaren, eski iktidarla, eski düzenle anlaşmayı, uzlaşmayı içinde barındırır... Her burjuva devrimi karşı devrimi de içinde barındırır, bunların olmadığı, kirlenmemiş bir burjuva devrimi hiç görülmedi, hiç yaşanmadı.”

Bu çizginin dün de bugün de sıklıkla kaçırıldığını ve ortaya “sağ aslında soldur, solsa aslında sağdır” hikayelerinin çıkarıldığını, AKP’nin demokrasi gücü ilan edilebildiğini, kimlik siyasetinin solu istila edebildiğini anlattı.

İkinci olarak komünizmin bir kopuş olduğuna işaret eden Güler, 1922’de tamamlanan toplumsal ve siyasal dönüşüme bağlı olarak değişen şeylerden birinin de düzenin muhalifi bir solculuktan iktidar perspektifine odaklanan bir sola geçiş olduğuna işaret etti. İktidar perspektifinden yoksunluğun sol hareketin tarihindeki en ağır sorun olduğunu anlatan Güler bu boyutun güncelliğine işaret etti.

Güler son olarak enternasyonalizm, yani TKP’nin Sovyetler Birliği ile aynı aileden gelmesi konusunda bir güncelleme ihtiyacı olduğuna işaret etti. “Bununla ilgili olarak utanacak hiçbir şeyimiz yok” diyen Güler, Sovyetler Birliği’nin Türkiye için barış, kalkınmaya destek, sanat dallarının gelişimine ve aydınlanmaya destek anlamına geldiğini, TKP’nin bu bağları nedeniyle artık SSCB’nin var olmadığı bir dönemde bile eleştirilmeye devam edilmesinin karalamadan ibaret olduğunu vurguladı. Güler 28 Kanunisani, 27 Tevkifatı, 46 yasaklamaları, 51 Tevkifatı, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin, AKP karanlığının yaşandığı bir ülkede TKP’nin dış mihrak diye sunulmasının bu karşı-devrimi aklamaktan başka bir anlama gelemeyeceğini dile getirerek sözlerini tamamladı. 

TKP, 2020 boyunca çeşitli etkinliklerle yüzüncü yaşını değerlendirmeyi sürdürecek.