Kemal Okuyan: Yoksulların birbirini boğazlaması birilerinin işine geliyor

Kemal Okuyan: Yoksulların birbirini boğazlaması birilerinin işine geliyor

Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Kemal Okuyan, Ermenistan-Azerbaycan çatışmaları ve bu çatışmaların iktidar kanadında ve ülke siyasetinde ortaya çıkan yansımalarına ilişkin soL'un sorularını yanıtladı.

AKP medyasında bir kez daha “Türkiye artık birden fazla cepheyi idare edebilecek güce ulaştı” tezi işlenmeye başlandı. Karada, havada, denizde ve bütün yönlerde askeri gerilimlerin parçası olmak, ekonomisi giderek kötüleşen bir ülkenin yoksul insanları için ne anlama geliyor?

Savaşların bir nedeninin halkın dikkatini başka bir yöne çevirme ihtiyacı olduğunu biliyoruz. Yalnız Türkiye’de değil. Örneğin Yunanistan’da iktidar sıkıştıkça milliyetçilik pompalıyor. Bugün çatışmakta olan Ermenistan’da ve Azerbaycan’da da hükümetleri zorlayan ekonomik ve toplumsal sorunlar mevcut. Tarihten biliniyor ki, uluslararası alanda bir “zafer”, hükümetleri hatta bizzat toplumsal düzenin kendisini kurtarabilir. Lakin tersi de geçerlidir. Bir savaş yitiren, dış politikada bariz geri adım atan iktidarlar yalnız kendilerini riske atmakla kalmaz, gözü açılan yoksul kitlelerin mevcut düzeni sorgulamasına neden olurlar. Ancak Türkiye’nin dış politikasını yalnızca bu yaklaşımla değerlendirmemek gerek. Türkiye’de düzenin sahipleri emperyalist dünyada giderek derinleşen rekabet koşullarında konum almaya, durumunu güçlendirmeye çalışıyor. Bunu hafife almak, küçümsemek anlamsız. 

Hükümetin uluslararası alanda sürekli yeni başlıklar açması, yine de toplumsal açıdan riskli değil mi? Büyük bir hızla yoksullaşıyor insanlar, bir noktadan sonra “benim derdim bana yetiyor” noktasına gelmezler mi?

Kesinlikle… Bir kural olarak kitleler yakındaki soruna odaklanır. Eğer görüş mesafesindeki, bizzat kendilerinin yaşadığı sorunlar şiddetini artırırsa, uzağa bakamaz hale gelirler. Bu nedenle “işsizlik artıyor, verelim milliyetçilik gazını”, “enflasyon azdı, Libya’da bir hamle daha yapalım” türünden bir akıl yürütmenin sınırları var. Ancak Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir kez daha başlayan çatışmaların AKP açısından iç politikadaki kullanım değeri Suriye ve Libya’da sürmekte olan gerilimlerden kat be kat daha fazla, bunu unutmamalıyız. Dün Fatih Yaşlı soL’da buna işaret etmişti.

Biraz açmanız mümkün mü?

“Ermeni düşmanlığı” Türkiye’de milliyetçiliğin ötesinde yaygın ve yerleşik bir olgu haline gelmiş durumda. Kozmopolitizmden feyz alan liberal duyarlılıkların bu kökleşmiş sorunu hafifletme olasılığı bulunmuyordu. Sovyetler yıkılınca yoksul Ermenistan halkını yeniden peşinden sürükleyen Ermeni milliyetçiliğinin bu düşmanlıktan beslendiği gerçeğini de hesaba katmak gerekir.

Buna ek olarak, AKP iktidarının Suriye ve Libya hamlelerine dönük seküler kaygılar Azerbaycan söz konusu olduğunda ortadan kalkıyor. Hoş Türkiye’de laik duyarlılığı olan kesimlerden oy alan CHP dış politika başlıklarında AKP’ye koşulsuz destek vermekle meşgul ama yine de toplumsal planda “ne işimiz var Suriye’de” sorusunu soranların sayısı iktidarın canını sıkacak ölçüde yüksek.

Baskın Şii nüfusa sahip Azerbaycan’da ise Sünni ekseni zaten söz konusu değil, Türkiye’nin bu ülkedeki seküler alışkanlıkları değiştirmek için yaptığı hamleler (ki bu hamleler AKP iktidar gelmeden önceye denk düşüyor) fiyaskoyla neticelenmişti. Bu nedenle AKP’nin Azerbaycan-Ermenistan gerilimine müdahilliğine laik bir direnç gelmez.

Peki buradan bugün Azerbaycan’da dinci bir hareketin güçlenmesi için bir zemin olmadığı sonucunu mu çıkarmalıyız? Yani AKP’nin bu açıdan tamamen havlu attığı söylenebilir mi?

Bizim bölgemizde hiçbir ülke, hiçbir yerleşim için böyle bir güvence verilemez. Zamanında emperyalizm “yeşil kuşak” oluşturarak Sovyetler Birliği’ni kuşatmaya çalışırken çok geniş bir alana yatırım yaptı. Pakistan ve Afganistan’da etkili birçok aşiret para ve silah karşılığı ABD çıkarlarına bağlandı. Türkiye ve başka ülkelerde toplumsal uyanışın engellenmesi ve bastırılması için yine dinci hareketlere her tür destek verildi. Sovyetler Birliği’nin parçası olan Cumhuriyetlerin bir bölümünde CIA din adamlarına çengel attı, zaman içinde “yıkıcı” faaliyetler için uyuyan hücreler oluşturdu. Aynı mantıkla Sovyetler Birliği’nin batısı da katolik kilisesi aracılığıyla kuşatıldı. Polonya ve Baltık ülkelerinde büyük bir ekonomik güce sahip ruhban sınıfı, dokunulmazlıklarını sosyalizmin altını oymak için tepe tepe kullandılar. Bakın Sovyetler Birliği’nin 1980’de, bu yeşil kuşağı dağıtmak için Afganistan’a müdahale etti. Tamamen anlaşılır çünkü sosyalizm döneminde Sovyetler Birliği’nin bütün doğu halklarında laiklik kök salmıştı ve yeşil kuşak projesi bunu tehdit ediyordu. En çok Tacikistan’da tahribat yaptı ABD destekli dinci akımlar.

Azerbaycan’da böyle bir ağırlığı olmadı ama dinci hareketin…

Azerbaycan’da nüfusun yüzde 85’e yakını Şii. Dolayısıyla Pakistan-Afganistan-Tacikistan eksenindekine benzer bir tablonun oluşması imkansızdı. Ayrıca Azerbaycan’da toplumun dinsel değil kültürel bir Şii kimliğine sahip olduğunu unutmamak gerekiyor. Sovyet iktidarının da yardımıyla Azerbaycan’da seküler yaşam çok köklü hale geldi. Bu kolay kolay değişmez. Bununla birlikte Sünniler arasında siyasal İslam’ın adım adım yerleştiği gözleniyor. Ancak bu konuda Moskova ile Aliyev yönetimi arasında mutlak bir uyum var. Başka konulardaki anlaşmazlıklar bir yana, gerek Azerbaycan’ı bir aile-şirket devleti gibi yöneten Aliyev ailesi, gerekse Putin yönetimi Azerbaycan’da dinci örgütlenmeleri kontrol etmek için yakın bir işbirliği içindeler.

Suriye’den ve başka yerlerden cihatçıların Dağlık Karabağ’daki çatışma bölgelerine yollandığı iddiaları var… Buna neden izin veriliyor?

Bunun daha çok sembolik bir anlamı var. Kuşkusuz İhvancı zihniyet her fırsatı değerlendirmeye çalışıyor. Bu tür çatışma alanları büyük olanak. Ancak ne Rusya ne de Azerbaycan bu bölgede kalıcı bir silahlı milis gücüne izin verir. Bunun hangi sonuçlar doğuracağı ortada. Lakin ne zaman Azerbaycan ile Ermenistan arasında gerilim tırmansa o zaman başta Çeçenistan olmak üzere, yakın bölgelerden derhal bir militan akışı oluyor. 1990’lardaki savaş sırasında yalnız Kafkasya’dan değil Afganistan’dan da çok sayıda mücahit çatışmalara dahil oldu. O dönem Bakü’de de derin bir iktidar kavgası sürmekteydi, bu grupların her biri bu kavgada rol kapmaya kalktı, sonra büyük bölümü Çeçenistan ve Dağıstan’a yerleştiler. Şimdi de Suriye’den, Libya’dan, başka yerlerden kaydırmalar illa oluyordur. Ayrıca bu örgütlenmeler için her çatışma hem para hem deney demek. Ama bölgenin coğrafyasına ve iklimine bakacak olursak buralarda etkili olacak bir “dış güç” olacaksa, bu Çeçenistandan gelenlerdir.

Başka iddialar dile getirildi. Azerbaycan tarafı da Ermenistan’ı “yabancı milisler” kullanmakla suçladı.

Psikolojik savaş henüz savaşın önünde gidiyor. Her an kontrolden çıkması olasılık dahilinde olsa da, uzun süreli bir savaşı kimse beklemiyor. Bu nedenle her iki taraf da görüşmelere elini güçlendirerek girmek ve iç politikada bağışıklık kazanmak istiyor. Çatışmaların başından beri o kadar çok iddia yalanlandı ki. Birçok görüntünün geçmişteki başka çatışmalardan alındığı ortaya çıktı, bazıları masa başında üretilmişti. Dolayısıyla şu anda oldukça kötü icra edilen bir propaganda savaşı da sürüyor. Ancak ister lejyoner deyin, ister paralı asker, ister yabancı milis, artık bütün savaş bölgelerinde “gezgin” birlikler göreceğiz. Çağın bir gerçeği de bu. Kuşkusuz geçmişte de vardı benzer örnekler. İspanya İç Savaşı’nda faşizme karşı Cumhuriyetçi saflarda mücadele eden Enternasyonal Tugaylara dünyanın her tarafından devrimciler katılmıştı. Ancak onları oraya ne para, ne serüven ne kör inanç çekmişti. Hepsinin alnı ve bilinci açıktı, insanlık adına soylu bir kavga veriyorlardı.

Biraz da şu anda çatışmanın nedenlerinden söz etmek istiyorum. Ne oldu da yeniden savaş haline geçildi?

Kuşkusuz yan faktörler devreye girmiştir, bunlar zamanla ortaya çıkar. Ancak şu anda Karabağ’daki bir çatışmanın Ermenistan’ın işine gelmeyeceği açık. Oradaki mevcut statükonun değişmesini isteyen Azerbaycan. Çünkü 90’lardan bu yana Karabağ Ermenistan’ın kontrolünde, dahası Azerbaycan geçmiş savaşta Karabağ dışında da toprak kaybetti. Ermenistan’ın daha ötesini zorlayacak bir gücü yok. Ama unutmayalım, bize şu anda çok anlamlı gelmeyen birçok unsur tetiklemiş olabilir çatışmaları. 

Uluslararası kamuoyu açısından “ilk saldırıyı kimin yaptığı” her zaman önemli olmuştur. Öte yandan bu olup biteni anlamak için yeterli değildir. Daha derinlere bakmak gerekir. Ancak yine de uluslararası alanda çatışmaları Azerbaycan’ın başlattığına dair bir algı oluşmuş durumda. Örneğin içinde oldukça farklı ülkeleri barındıran Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), Azerbaycan’ı sert bir biçimde kınadı. Yanlış anlaşılmasın, şu anda dünyada BM dahil “adalet” dağıtma ehliyeti olan bir kurum ya da mekanizma yok. Ben sadece yaygın algıdan söz ediyorum.

Karabağ sorununun, 1922’de Karabağ’ı Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne değil Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bırakan Stalin’den kaynaklandığı söyleniyor.

1922’den 1980’lerin sonuna kadar Kafkas halkları arasında hep dostluk gelişmiş, güçlenmiş. Bir kanlı hesaplaşmanın sorumluluğunu 70 yıl öncesindeki bir karara bağlamak saçma. Eğer dediğim gibi bütün bu dönem boyunca gerilimler adım adım yumuşatılıp dostluğa, kardeşliğe dönüştüyse herkes oturup düşünsün. Efendim, Sovyetler Birliği’nde korkudan kimse sesini çıkaramıyormuş! Zor her iktidarın doğasında vardır. Ancak hiçbir devlet topla tüfekle etnik gerilimleri bastıramaz. Sovyetler Birliği tarihte bütün halkların kardeşliği fikrini en fazla güçlendiren deneyim olmuştur. 

Sovyetler Kafkasyası dendiğinde aklıma Bakü’de birlikte petrol çıkaran Azeri, Ermeni, Rus neft işçileri geliyor; Haçaturyan’ın bütün bölge halklarının ezgilerini harmanladığı muhteşem bale süitleri geliyor, Reşit Beybutov’un şarkıları geliyor. Ama aklıma milliyetçilerin birbirinin boğazını kesmesi gelmiyor. Masum milliyetçilik yoktur. Sumkayıt’da, Hocalı’da yaşananlar insanlığın utancıdır; milliyetçiliği ve bağnazlığı sürekli körükleyen emperyalist-kapitalist sistemin suçudur. Sovyetler Birliği yıkıldı, yüz binlerce Ermeni, Azerbaycanlı yerlerinde oldu, çatışmalar, katliamlar nedeniyle göçmek zorunda kaldılar. Bir bölümü Rusya’ya gitti, şimdi orada birbirleriyle sokaklarda dövüşüyorlar. Başka ülkelere yerleşenler aynı düşmanlığı orada da sürdürüyor. Bir ulusun diğerinden ya da diğerlerinden üstün olduğu fikri, bir ülkenin her zaman haklı olduğu, bazılarınınsa her zaman haksız olduğu düşüncesi akılsızlıktır. Ancak 21. Yüzyılda bu akılsızlığa emperyalizmin, bütün sömürücülerin ihtiyacı var.

Peki nasıl çözülecek Karabağ sorunu?

Karabağ sorununun bugünkü dünya düzeni içinde çözümü olamaz. Tek bir çözüm var. Ermenistan’da, Azerbaycan’da, bütün Kafkasya’da halk bu gerilimler sayesinde iktidarlarını koruyan küçük ve zengin bir azınlığın, ırkçılık pompalayan sahtekarların peşinden gitmek yerine eşitlikçi bir düzen için harekete geçecek. Üstelik bu onlar için daha kolay, geçmişte bunu becerdiler. Diğer türlü Karabağ sorunu çözülemez. Karabağ Azerbaycan’a aitti. Bu bağlamda Azerbaycan haklı. Ancak Karabağ’da nüfusun ezici bir bölümü Ermeni. O nüfusu bugünkü Azerbaycan’a nasıl bağlayacaksınız? Bütün demografik yapı değişecek, yine göçler, çatışmalar, karşılıklı katliamlar… Karabağ’ı bağımsız bir ülke olarak tanımak da bir çözüm değil, zaten şu anda kendisini bağımsız bir ülke olarak ilan etmiş bir yönetim var Karabağ’da. Ancak bunun karşılığı yok. Ayrıca Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan toprakları da söz konusu. Bu karmaşık sorunların, hele hele Azerbaycan’ın zengin enerji yatakları söz konusuysa ve büyük güçlerin tamamının bölgedeki ekonomik varlığı hesaba katılırsa, “milli” çözümü olamaz. Kafkasya’da çözüm sınıf mücadelesidir. Ermenistan’da işsizlik yüzde 20’lere tırmanmış durumda. Azerbaycan’da işsizlik daha düşük oranlarda ama ülkenin zengin enerji kaynaklarından halkın büyük bölümü yararlanamıyor. İnsanların buna bakması gerekiyor. Yoksa Hindistan’daki yoksullar Pakistan’daki yoksulları boğazlasın, Libyadaki yoksul aşiretler birbirini kırsın, Balkanlarda her ulustan ezilenler başka ezilenleri düşmanı bellesin; bu vahşet birilerinin işine geliyor.