17 yılın ardından özlemle

Kaybedişimizin 17. yılında Uğur'a mektup
17 yılın ardından özlemle

Uğur diye bahsediyor Ege bazen yeri geldiğinde senden sevgili dostum... Dört yaşında arkadaşı olmuşsun demek ki yeğenin Deniz gibi, akranı yani, çok az gösterdiğin çocuğu katmışsın oyunlarına. Benim için de o çocuğun oralarda bir yerlerde oynadığını bilmek rahatlatıcıydı hep, yoksa pek çekilir bir adam değildin açık konuşayım. Birbirimize katlanabilmek için o çocuğun hakemliğine ihtiyacımız vardı anlayacağınız. Ufak göstermeyelim diye bıraktığımız bıyık ve sakalın arkasına gizlenmiş çocuk bakışlara güvenirdik, hesapsız ve oyunun kalan yerden devam etmesi kadar doğal.

On yedi yıl oldu sen oyun bozanlık yapalı. Oyunlarımızı özlüyorum sevgili kardeşim. Görüşmememiz gereken o uzun yıllar boyunca birbirimize gönderdiğimiz küçük hediyeleri, şairlerden araklanmış dizeleri, bulunmasını umduğumuz mesajları... Uğur böceği çok yaratıcıydı mesela...)) Garip bir nesildik allah için ya da garip bir nesil olmayı seviyorduk. Bizden önce geçenlerin öykülerine özenip biraz saygı biraz gıpta ile benzerlerini yapmaya çalışıyorduk. Ama yine de sanki en farklı bizmişiz gibi anlaşılmayı istiyorduk. Sana yazdığım bu mektuplarda bu garip ve güzel öykünün devam ettiğine inandırmaya çalışıyorum gençleri. 

Gariptik, yıllarca görüşmesek bile ilk karşılaştığımızda son kalan cümlemizden devam edebiliyorduk. Bu konuşmaya şahit olanların şaşkınlıklarını hatırlıyorum. Bu bir tür kopuş ve süreklilik diyalektiği değildi belki -keşke o zaman bunu cümle içinde kullanmayı akıl edip bu garipliğe teorik bir arka plan uydursaymışım- oynanmayı bekleyen satranç tahtasındaki hamle gibiydi daha çok. Yarıda kalmış bir fıkranın en heyecanlı kısmını sabırla bekletip anlatma keyfi gibiydi daha çok. Yarım kalmış işler bir çırpıda konuşulup karara bağlanırdı bu kısa buluşmalarda. Vakit yoktu hiç bir şeye.

Şimdi olanı biteni görseydin çok garipserdin. Bu bizim aklımıza gelmezdi. Bir gram olmayan virüs dünyayı teslim aldı. Evlerde izole olduk zamandan bol bir şey yok. Böyle sanıyordum ama okuma listemde herhangi bir eksilme olmadı üç ay boyunca. Her türlü kitap, çeviri, müzik, film evine geliyor. Mihmandarlık yaptığımız yıllarda tanıştığımız açık büfenin önündeki tatminsizliğimiz gibi. Kusturacak bir oburluk hali. Kapitalizm fena çuvalladı. Uzun zamandır ilk kez toplumlar kapitalizmi düzeltmek yerine değiştirmek üzerine tartışıyorlar. Kapitalizmin yıkılacağına inanmayanlar bu sefilliği görünce tek başlarına kurtulmayacaklarını anladılar. Doğa işini yapıyor bu arada gençleri pas geçiyor yaşlıları çağırıyor bağrına basmak için. Gençlerden umutluyum anlayacağın her zamanki gibi. 

Sana daha garip bir şey söyleyeyim, devrim ABD'den başlarsa şaşırma. Yok her zamanki şakalarımızdan değil sermaye ne kadar büyükse yıkım ve kırılganlık o kadar büyük oluyor. Para basma matbaaları son hız çalışıyor ama nafile "normal" diye tarif ettikleri eski ücretli kölelik düzenine dönmeye çalıştıklarında bir gramlık virüs hepsini çıktıkları deliklere tıkıyor. Canhıraş aşı ve ilaç peşindeler.  Daha doğrusu ilk bulan zengin ülke kendi emekçilerini hızla işyerlerine döndürebileceği için yarışıyorlar. Tahmin edebileceğin gibi sadece sosyalist Küba sakince sorumluluğunu yerine getiriyor. Bizim pespaye dinci gericilerin kar kapısı yaptıkları sağlık malzeme ve hizmetlerini kırka yakın ülkeye ücretsiz gönderiyor. Yıkılmaz sanılan sermayenin kaleleri sallanırken ufacık bir sosyalist ada nasıl yapıyor değil mi bunu? Genç yoldaşlarım için ne güzel bir fırsat. Nasıl sorusunun cevabını anlatmak için daha ne olsun?

Sermaye ve zenginler korumaya çalıştıkları birikim erimeye başlayınca "normal"i terk edip "yeni normal"e geçiş yaptılar. Gülme yahu, başına "yeni" gelince her şeyi çözecek diğer kavramlar gibi sarıldılar bu kavrama.Yeni demokrasi, yeni sosyalizm, yeni sol, yeni dünya... Eskiden de sevmezdik şu yeni kelimesini bilirsin sadece "yeni insan" kavramına tahammülümüz vardı. Yeni düzen onların "yeni insan" bizimdi. Yeni normal zamanına geçmeye çalışan sermaye eski sömürü mekanizmalarını atıp daha kıyıcı ve acımasız bir sömürü makinesini devreye almaya çalışıyor. Evlerde bunalan toplumları sıtmaya razı etmeye çalışıyorlar. Neyse işte bildiğin şeyler. 

Sana bir haberim var. Seninle ilgili bir film için benimle çekim yaptı yoldaşlarımız. Daha doğrusu senin de bir parçası olduğun bu uzun öykünün bir yerinde ben de seni anlatıyorum. Bildiğim gibi yani "bizim Uğur" diyerek anlatıyorum. Daha başındalar işin heyecanlanma hemen arada sesim titriyor falan, bekliyorlar toparlanmamı devam ediyorlar. En çok özlediğim şeyleri bir daha yapamayacağımızı fark ettiğim kısımlarda isyan ile karışık bir acı zorladı beni. Yani hep yapıyormuşuz gibi gülerek anlattığım şeyleri bir daha yapamayacağımızı fark ettiğim anlar.

Yıllar geçtikçe garip bir şey daha olmaya başladı. Daha önce hissetmediğim şekilde sana borçlu hissetmeye başladım kendimi. "Biz genç olduk mu hiç? Çocuk olduk da gençliğimizi bilemedim..." demiştim bir dostuma "Hatırlamadığına göre olmuşsun:-))) ben de öyle. Deli çağlar hızlı yaşandığı için hatırlanmıyor. Çocukluk bir tür işkenceye katlanmak zamanı diyor Deleuze. Müdahale edemediğin, karşı koyamadığın etkilere maruz kalınan bir zaman. Onun için hatırlıyoruz, zaman sert kazınıyor bedene. Gençlik ipini koparmış gibi uçarı. Bedenin özgürlüğünü yaşadığı hızlı zamanlar. Niye hatırlamakla uğraşsın ki..." diye yanıt verdi... Bu cevabı kabul ediyorum ikimiz adına da...

Sana minnettarım uçarı zamanlarımızda dostluğun ve yoldaşlığın ne demek olduğunu hissettirdiğin için... Sana borçluyum iyiliğini ve dürüstlüğünü paylamama izin verdiğin için... Kendinden önce benim derdime dertlendiğin için borçluyum sana kardeşim... Her gün bu borcun nasıl gönülden ve içtenlikle, karşılığı beklenmeden verildiğini anlıyorum sevgili Uğur. 

Bu borcu ödeyebilmek için yazıyorum genç yoldaşlarıma yıllardır belki de. Benim ödemeye gücüm yetmezse onlar bir ucundan tutarlar umuduyla...

Gönderdiğin uğur böceği anahtarlığın arkasına özlemle diye yazmıştın sevgili dostum, her yıl daha fazla borçlanarak özlüyorum seni...

Tunç Tatoğlu