Neden TKP

Partimizin Mayıs 2002 tarihinde yayınladığı bu broşür, Türkiye'de örgütlü mücadelenin ve sosyalizmin güncelliğine dair temel sorulara cevap verirken TKP'nin ülke siyasetinin temel başlıklarına dair değerlendirmelerini yine sorular ve cevaplar şeklinde ele almaktadır.

TKP Bu ülkede yağmacıların, yalancıların, yobazların ve faşistlerin partileri var. Bu ülkede, seçim dönemlerinde emekçiden yana görünen, ama sonra emekçi düşmanlığı yapan sürüyle parti var. Ve komünistlerin "yasaklı" olduğu uzunca bir dönem boyunca, bu partiler durumu "idare etmeyi" başardılar...

Ama artık bir dönem kapanıyor. Artık, insanca ve onurlu bir yaşam isteyen işçiler, emekçiler, öğrenciler, aydınlar ve her gelenekten komünist, bu ülkenin komünist partisinin saflarında birleşiyor. Türkiye'nin milyonlara seslenen komünist partisi, umutsuzluk ve çaresizlik dönemini kapatıyor.

Artık bu ülkede, "ben ne yapabilirim ki?" ya da "biz ne yapabiliriz ki?" soruları geçersizleşmiştir. Biz, bu ülkeyi değiştireceğiz! Biz, bu dünyayı değiştireceğiz!

İnsanca ve onurlu bir yaşam istediğini söyleyenler, bu söylediklerinin gereğini yarın değil, öbür gün hiç değil, bugün yerine getirmek zorunda!

Çünkü, vakit kaybetmeye tahammülümüz yok. Çünkü, biz geciktikçe, bu memleketi daha bir yaşanmaz hale sokuyor ve onurumuzu ayaklar altına alıyorlar.

Geçmişinden utanmak istemeyenlerin yeri, Türkiye'nin komünist partisidir.

TKP Ne İstiyor?
Türkiye Komünist Partisi'nin ne istediğini iki sözcükle özetlemek gerekirse, bunlar eşitlik ve özgürlük olacaktır. Önce bu ülkedeki herkesin, sonra da dünya üzerindeki bütün insanların eşitlik içinde ve özgürce yaşamasını istiyoruz.

Beş parmağın beşinin bir olmadığını biliyoruz. Ama aynı değiller diye, beş parmağımızdan birini özenle korurken diğerlerini kaynar suya daldırmak aklımızdan geçmiyor!

Herkesin eşitlik içinde ve özgürce yaşadığı düzenin adı da sosyalizmdir.

Neden Kamulaştırma Yanlısıyız?
Bugün, dünya üzerinde, tüm insanların sağlıklı bir şekilde beslenmesine yetecek kadar yiyecek maddesi üretiliyor. Yani aslında, ortada bir besin kıtlığı yok. Ama küçük bir azınlık patlayacak kadar tıkınırken, her yıl milyonlarca ton buğday, mısır, domates, süt, et vb. tarlalarda ya da depolarda çürüyor. Yoksulluk ve sefalete itilmiş milyarlarca insanın elinde bunları almaya yetecek kadar para olmadığı için!

İnsanların büyük çoğunluğu "geçim sıkıntısı" çekiyor. Neden? Tembel ya da akılsız oldukları için mi? Elbette hayır! Ama çalışmak ve üretmek için gerekli araçlardan yoksunlar. Fabrikalar, makinalar, hammaddeler ve teknoloji, sermaye sahiplerinin elinde. Ve sermaye sahipleri yüzyıllardır yan gelip yatıyor! Onlar, hiç çalışmadan servetlerine servet katıyor. Buna karşın, ömür boyu onların fabrikalarında, bankalarında, marketlerinde çalışanlar, ay sonunu nasıl getireceklerinin hesabını yapmaya devam ediyor. İşten attıkları ya da hiç iş vermedikleri insanlarsa, yoksulluk içinde kıvranıyor. Bize bunun bir "kader" olduğunu söylüyorlar. Yani, düpedüz ve açıkça, yalan söylüyorlar. Kendi ülkemize bakalım.

Türkiye'nin kaynaklarının yetersiz olduğunu iddia ediyorlar.

Oysa bu ülkenin kaynakları, yalnızca Koçlar'ı, Sabancılar'ı, Karamehmetler'i ya da Uzanlar'ı dünyanın en zenginleri arasına sokmaya değil, aynı zamanda emperyalistlere her yıl milyarlarca dolar aktarmaya yetiyor! Kriz bahanesiyle yüzbinlerce emekçiyi sokağa attıktan ve milyonlarca emekçiyi yoksullaştırdıkları dönemlerde bile, bu ülkenin zenginleri daha da zenginleşiyor. Üstelik, ülkemizin kaynaklarının çok verimsiz bir şekilde değerlendirilmesine, çoğunun doğru dürüst işletilmemesine rağmen! Tek bir örnek verelim: Türkiye, bütün enerji ihtiyacını karşılayabilecek linyit ve taşkömürü rezervlerine sahip olmasına rağmen, enerji ithalatına her yıl milyarlarca dolar para ödüyor.

Bu ülkenin kaynakları, bu ülkedeki herkesin insanca bir yasam sürmesine yeter de artar. Yeter ki, küçük bir azınlığın elinden alınsınlar ve toplumsal çıkarlar doğrultusunda kullanılabilsinler. Yeter ki, patronların elindeki madenler, fabrikalar ve bankalar kamulaştırılsın. Biz, bu ülkenin kaynaklarını kullanarak ve merkezi planlama yoluyla, bir sanayileşme ve kalkınma hamlesi gerçekleştireceğiz. İşte o zaman, insanlar arasındaki sınıf ayrımlarını ortadan kaldırmak mümkün olacak. İşte o zaman, insanlar arasındaki doğal farklılıklar, eşitsizliklere yol açmak yerine, hep birlikte daha hızlı bir şekilde ilerlememize hizmet edecek. Parmaklanınız da, teker teker yapabildiklerinden çok daha fazlasını birlikte yapmıyor mu?

Ve bu ülkenin insanları, her tür sömürüden ve baskıdan ancak o zaman özgürleşebilecek. İşte bu, sosyalizmdir!

ABD'ye ve AB'ye Neden Karşıyız?
Bu ülkenin ABD'ye ve AB'ye muhtaç olduğunu iddia ediyorlar. ABD'yle ve AB'yle iyi geçin-mezsek, başımıza bin türlü bela geleceğini iddia ediyorlar.

Tam tersi doğru! Bu ülke ABD'ye ve AB'ye bağımlı kaldıkça, başımızdan bela eksik olmuyor.

Emperyalist ülkelerin Türkiye'ye bakışı sop derece net: Bizi ucuz emek gücü ve ucuz asker kaynağı olarak görüyorlar. Yok pahasına satılan kamu işletmelerimizle ilgileniyorlar. Kendi aralarında ortaklık kurarak, Türkiye'yi bir açık pazar haline getiriyorlar. "Yardım" adı altında verdikleri borçlardan çok daha fazlasını faiz olarak geri alıyorlar. Eğer başkalarına muhtaç olan birileri varsa, bunlar, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu çok sayıda ülkeyi sömüren emperyalist ülkelerdir. Emperyalist ülkeler, bugünkü zenginliklerini, biraz da bize borçlular. Pekiyi, bunun karşılığında bize ne sağlıyorlar? Birincisi, gençlerimize savaş meydanlarında ölme ve öldürme olanağı sağlıyorlar! Bu ülkenin gençleri, Kore'de, amacını bile bilmedikleri bir savaşta, ABD askerlerine kalkan yapılmıştı. Bu ülkenin gençleri, bugün Afganistan'da hedef tahtasına konmuş durumda. ABD, Irak'a savaş açma planları yaparken, bu ülkenin gençlerini cepheye sürebileceğinden emin.

İkincisi, İsrail devletiyle birlikte emperyalistlere maşa olduğumuz için, tüm bölge halklarının düşmanlığını kazanıyoruz.

Üçüncüsü, emperyalist yağma arttıkça sanayisizleşiyoruz. Tarımımız çökertiliyor. Bu sayede de işsiz ve yoksul insanlarımızın sayısı artıyor. Dördüncüsü, onurumuz ayaklar altına alınıyor. Başımıza Derwish gibi sömürge valileri atanıyor. Ekonomimiz hakkındaki bütün kararların altında IMF'nin mührü bulunuyor. Bu ülkenin yöneticileri, üçüncü sınıf bir üyelik için, Avrupalı emperyalistlere yalakalık ediyor.

Beşincisi, emperyalist silah tekellerine her yıl milyarlarca dolar aktardığımız yetmiyormuş gibi, ülkemiz ABD'nin nükleer silah deposu olarak kullanılıyor.

"İnsanca ve onurlu yaşamak için ve bu düzeni sevmediğim için TKP'li oldum."

Tüm bunlar neden yapılıyor? Birincisi, bu ülkenin sermaye sahipleri, emperyalist yağmadan pay aldığı, emperyalist şirketlerin komisyonculuğunu yaparak para kazandığı için.

İkincisi, sermaye sahipleri, emekçilere karşı, yani bize karşı, emperyalistlerin desteğini almak istediği için.

Hiç unutmamamız gereken şey şu: Türkiye, emperyalist ülkelerden "yardım" alan değil, bu ülkelere kaynak aktaran bir ülke. Kriz yılı olan ve halkın büyük çoğunluğunun yoksullaştığı 2001 yılında bile, emperyalistlerden aldığımız borçlardan 10 milyar dolar fazlasını onlara geri ödedik! Emperyalist ülkelerden her yıl 20-30 milyar dolarlık gereksiz ithalat yapıyoruz. Dolayısıyla, her tür bağımlılık ilişkisine son verdiğimizde, bundan yalnızca emperyalistler zararlı çıkacak. Bize ambargo uygulamalarının hiçbir önemi olmayacak. Çünkü bu ülke, kendi kaynaklarıyla kolaylıkla kalkınabilecek bir ülke. Yeter ki, kaynaklarımızı yağmalatmayalım!

Biz iktidara geldiğimizde, bu ülkeyi emperyalizme bağımlı kılan bütün anlaşmaları yırtıp atacağız. NATO'dan, IMF'den ve Dünya Bankası'ndan çıkacağız. İsrail devleti ile imzalanmış olan bütün "stratejik ortaklık" anlaşmalarını feshedeceğiz. Emekçi halkımıza zerre kadar faydası dokunmamış, ama onları yoksullaştırmış olan dış borçları ödemeyeceğimizi ilan edeceğiz. İşte bu, sosyalizmdir!

Gericiliğe Neden Karşıyız?
Emperyalistler ve onların işbirlikçiliğini yapan sermaye sahipleri, yüzyıllardır, insanlara bu dünyadaki eşitsizliklerin bir "kader" olduğunu kabul ettirmek için, yobazları kullanıyor. Bugün ABD'nin düşman ilan ettiği Taliban gericiliği, bizzat ABD tarafından yaratılmış ve iktidara getirilmişti! Gerici hareketlerin Ortadoğu'da ve Asya'da güç kazanması, ABD'nin Sovyetler Birliği'ne karşı "yeşil kuşak" oluşturma politikalarının ürünüydü!

Bu ülkede işçiler ve emekçiler ne zaman haksızlıklara karşı harekete geçse, karşılarına yobazlar çıkarılıyor. Emekten yana, eşitlikten yana, özgürlükten yana olan aydınlar, yobazlar tarafından katlediliyor. Tıpkı Sivas'ta olduğu gibi.

Gericiler, "din adına" konuştuklarını iddia ediyor.

Oysa onların gerçek dini, paradan başka bir şey değil.

Erbakan, bu ülkenin en zengin insanları arasında yer alıyor. Çok çalıştığı ve kazandıklarını biriktirdiği için mi? Tayyip, bu ülkenin en zengin insanları arasında yer alıyor. Belediye başkanı olduğu dönemde aldığı maaş sayesinde mi? Yoksa, her geçen gün yenileri açığa çıkan yolsuzlukları sayesinde mi? Fethullahçılar'ın yalnızca Türkiye'de değil, dünyanın dört bir köşesinde yatırımları var. Bu zenginlik alın teri ve göz nuruyla mı yaratıldı, yoksa halkımızın dinsel inançlarını sömürerek mi?

Patronların önemli bir bölümü dindar geçiniyor. Sanki bir lütufta bulunuyormuş gibi, yalnızca "dinine bağlı" insanları işe alıyorlar. Gerçek dertleri ise bambaşka: İşçilerini tam da bu sayede en düşük ücretlerle, en kötü koşullarda ve her tür sosyal güvenceden yoksun bir şekilde çalıştırıyorlar! Gericiler, "Batı"ya karşı olduklarını iddia ediyor. Gericiler, İsrail'e düşman olduklarını iddia ediyor.

Ve sonra hepsi ABD'li ve Avrupalı emperyalistlere kendilerini beğendirmek için kuyruğa giriyor!

Türkiye'nin ilerici ve yurtsever insanları, '60'lı yıllarda, ABD'nin 6 Filosu'nu kovma mücadelesi veriyordu. Karşılarına kimler çıkarılmıştı? Türkiye'nin dört bir köşesinden yobazlar! "Allah adına" mücadele ettiklerine inandırılan insanlar, Taksim Meydanı'nı kana bulamış ve bu olay tarihe "Kanlı Pazar" olarak geçmişti. Türkiye, tüm Ortadoğu halklarına karşı, İsrail ile askeri bir ittifak kurmuş durumda. Bu ittifak ne zaman kuruldu? Tam da Erbakan'ın iktidarda olduğu dönemde!

Gericiler, "halkçı" geçiniyor. Onların "halk-çı"lığı, emperyalistlerle ve sermaye sahipleriyle elbirliği ederek açlığa mahkum ettikleri insanları, yılın bir ayı boyunca yemek kuyruklarında süründürmektir.

Bizim işimiz "öbür dünya"yla değil. Biz, bu dünyaya adaleti getirme mücadelesi veriyoruz! Ama "öbür dünya"yı temsil ettiğini iddia ederek halkımızın dinsel inançlarını sömürenlere, yoksulluğun bir "kader" olduğunu kabul ettirmeye çalışanlara, çocuklarımızın ve gençlerimizin beyinlerini örümcek ağlarıyla kuşatanlara, haksızlıklara karşı mücadele eden insanların karşısına dikilenlere ve eşitlik isteyen aydınlarımızı katledenlere elbette karşıyız!

Dahası, gericilikle mücadele, bizim işimiz. Gericiliği besleyen ve büyüten sermaye düzeninin, bazen de gericilere karşı görünmesi kimseyi yanıltmamalı. Sermaye iktidarlarını rahatsız eden, gericilik, değil, bazı gericilerin çok fazla güç kazanması. Öne çıkan gericileri gerilettikten sonra, gericiliği korumaya ve kollamaya devam ediyorlar. Onun için de tarikatlar dağıtılmıyor, başta Fethullahçılar olmak üzere 'cemaat'ler işlerini eskisi gibi yürütüyor, zorunlu din dersleri sürüyor ve okullarımızda çocuklarımıza gerici düşünceler aşılanıyor.

İşte bu nedenle, bu ülkenin aydınlık geleceğinden yana olanların yeri, Türkiye'nin komünist partisidir.

Kürt Sorunu Konusunda Ne Düşünüyoruz?
Kürt sorunu, her şeyden önce, yoksul Kürt emekçilerinin daha ağır bir sömürüye maruz kalmasından kaynaklanan bir sorundur.

Cumhuriyet tarihi boyunca, sermaye sahiplerinin temel derdi, Kürt emekçilerini boğaz tokluğuna çalıştırabilmek ve onları istedikleri zaman işe alıp istedikleri zaman atabilmek olmuştur.

Bu amaca ulaşmak için iki temel politika izlediler:

Birincisi, Kürt aşiret reisleriyle işbirliği yaparak, geri toplumsal ilişkileri ayakta tutmaya çalıştılar. Aşiret reisleri meclise bile girebilirken, Kürt emekçilerine daha fazla yoksulluk ve daha fazla sefalet düştü.

İkincisi, Kürt emekçilerini baskı altında tutabilmek için, bir yandan dillerine ve kültürlerine yasak getirirken, diğer yandan da ırkçılığı körüklediler.

'80'li yıllarda ortaya çıkan Kürt hareketinin ardında da, yoksul Kürt emekçilerinin birikmiş tepkileri vardı. Ve sermaye düzeni, bir kez daha, sorunu çözmek yerine, baskı ve şiddet yolunu tercih etti.

Bugün de, Türkler, Kürtler ve diğer etnik kökenlerden insanlarımızın kardeşçe yaşamasının önündeki en büyük engel, tarihi boyunca emekçileri bölmeye çalışmış olan sermaye düzenidir. Bu ülkedeki en ciddi "bölücü" güç, sermaye sahipleridir. Diğer yandan, Kürt aşiret reisleri ve Kürt kökenli sermaye sahipleri, Türkiye'deki egemen sınıfın ayrılmaz bir parçası durumundadır. TKP'nin yaklaşımı son derece açık: Kürt emekçilerinin sorunları da, Türk emekçilerinin sorunları da, toplumun çok küçük bir azınlığını oluşturan sermaye sahiplerinin iktidarda olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, Kürt ve Türk emekçileri, ancak ve ancak, sermaye düzenine karşı birlikte mücadele ederek kurtulabilir. Kürt emekçilerinin kurtuluşu da, sosyalizmdedir.

İşte bu nedenle, Türkiye Komünist Partisi, ulusal ve etnik kökenleri ne olursa olsun, Türk ve Kürt emekçileri başta olmak üzere Türkiye topraklarında yaşayan ve aynı sermaye düzeninin sömürüsüne maruz kalan tüm emekçilerin partisidir. TKP emekçilerin sermaye düzenine karşı birlikte mücadelesinin önüne dikilen her türden ırkçı, şoven ve gerici yaklaşıma karşı mücadele eder.

Siyaset "Kirli" Bir Şey midir?
Bugün meclisteki siyasal partilerin tümü, meclis dışındaki CHP ve "yeni" diye yutturulmaya çalışılan oluşumlar, temel dertlerinin patronlara hizmet etmek olduğunu defalarca kanıtladılar. Seçim dönemlerinde hepsi ilk önce patronlardan icazet almaya çalışıyor.

Adında "sol" olan DSP'nin ne kadar solcu olduğunu hep birlikte gördük.

"Milliyetçi" olduğunu iddia eden MHP, memleketi emperyalistlere peşkeş çekmek konusunda diğer hiçbir partiden aşağı kalmadı. Türkiye'nin bu hale getirilmesinde baş rolü oynayan partilerden biri olan ANAP emekçi düşmanı çizgisini hiç değiştirmedi.

"Kendim için, onurluca bir yaşam sürdürmek için, benden sonra büyüyen çocuğumun daha güzel bir yaşam sürdürmesi için her şeyden önce özgürleşmemiz gerektiğini düşündüğümden TKP'li oldum."

5 Nisan Kararları'nın altında imzası olan, gericileri iktidara taşıyan DYP, Türkiye'deki çeteleşmenin de başlıca mimarlarındandı.

Trilyonlarca liralık serveti olan Erbakan ve şimdi ikiye bölünmüş olan partisi, bir zamanlar "batıl" dedikleri emperyalist ülkelerin ve bu arada Avrupa Birliği'nin en hararetli savunucuları durumunda.

Medyanın şişirdiği Recep Tayyip Erdoğan'ın belediye başkanı olduğu dönemde başta Albayraklar olmak üzere gerici sermayedarları nasıl zenginleştirdiğini ve bu arada kendi kasasını nasıl doldurduğunu artık herkes biliyor. CHP'ye ve bu partiden kopanların "yeni oluşum" girişimlerine gelince...

Bu ülkenin emekçileri, CHP'nin ve bu arada yeni oluşumcuların iktidarda olduğu dönemi henüz unutmadı. 5 Nisan Kararları'nın altında CHP'nin de imzası vardı. Sivas Katliamı, CHP'nin iktidarda olduğu dönemde gerçekleşti. Türkiye'deki çetelerin en fazla palazlandığı dönem, yine CHP'nin iktidarda olduğu dönemdi. Bugün, bu ülkenin insanları, bütün düzen partilerinden umudu kesmiş durumda. Kamuoyu araştırmaları, hiçbir partinin barajı aşamayacağını gösteriyor.

Bu nedenle de, bir bütün olarak siyaseti kirli göstermeye çalışıyorlar. Düzen partilerinden soğumuş olan emekçileri, siyasetten büsbütün soğutmaya çalışıyorlar.

Eğer sermaye sahipleri yağmada hiçbir sınır tanımıyorsa, bunda geniş halk kitlelerinin siyasetten uzak tutulmasının büyük payı var. Eğer memleket emperyalistlere bu kadar kolay satılıyorsa, bunda emekçilerin siyasetten soğutulmuş olmalarının büyük payı var. Düzen partilerinin ve düzen siyasetinin iyiden iyiye kirlenmiş ve itibarsızlaşmış olduğu doğrudur. Ama buradan genel olarak "siyaset'in kirli bir şey olduğu sonucunu çıkarmak, en büyük yanlış olacaktır.

Tam tersine, bu ülkenin emekçilerinin, gençlerinin ve aydınlarının, düzenin karşısına kendi siyasetleriyle ve kendi partileriyle çıkmaları gerekiyor. Yani sosyalist siyasetle, yani Türkiye'nin komünist partisiyle!

Pekiyi, işçi ve emekçiler, siyasal partileri, "yeni oluşum"ları ve medyanın pazarladığı "yeni lider"leri değerlendirirken, hangi ölçütleri kullanmalı?

Birincisi, bu partiler özelleştirmelere karşı çıkıyor ve kamulaştırmayı açıkça savunuyor mu? İkincisi, bu partiler ABD'ye, NATO'ya, IMF'ye, Dünya Bankası'na ve Avrupa Birliği'ne açıkça karşı çıkıyor mu? Üçüncüsü, bu partiler gericiliğe karşı aydınlanma mücadelesi yürütüyor mu? Dördüncüsü, bu partiler Kürt ve Türk emekçilerinin birlikteliğini, ortak mücadelesini savunuyor mu?

Bunlardan herhangi birini yapmayan bir partinin siyaseti, elbette "kirli"dir!

Sosyalist Siyaset Nedir?
Sosyalist siyaset, memleket sorunlarını çözmek için mücadele etmektir.

Sosyalist siyaset, bugünün Türkiyesi'nde, özelleştirmelere karşı kamulaştırmayı ve merkezi planlamayı savunmaktır. Herkes için eşit ve parasız sağlık ve eğitim hizmeti istemektir.

Sosyalist siyaset, bugünün Türkiyesi'nde, bu ülkenin kaynaklarını yağmalayan ve bu ülkeyi bir maşa gibi kullanan emperyalistlere ve onların işbirlikçilerine karşı mücadele etmektir. Emperyalist savaşlara hayır demektir. ABD emperyalizmine de, NATO'ya da, IMF'ye ve Dünya Bankası'na da, Avrupa Birliği'ne de hayır demektir. Yurtseverlik demektir.

Sosyalist siyaset, bugünün Türkiyesi'nde, gericiliğe karşı çıkmaktır. Emekçilerin dini inançlarını sömürerek trilyonlarına trilyonlar katan Erbakanlar'a, Tayyipler'e, tarikat şeyhlerine ve cemaat liderlerine karşı mücadele etmektir. Aydınlık bir Türkiye için mücadele etmektir.

Sosyalist siyaset, bugünün Türkiyesi'nde, Kürt ve Türk emekçilerinin aynı hedefler uğruna bir araya gelmesi, ortak bir mücadele yürütmesi için çaba harcamaktır. Her türden kafatası milliyetçiliğine ve bölücülüğe karşı Kürt emekçileriyle Türk emekçilerinin birlikteliğini savunmaktır.

Ve sosyalist siyaset, her şeyden önce, iktidar mücadelesi demektir. Patronların iktidarına karşı, işçilerin ve emekçilerin iktidarı, yani halkın iktidarı, yani sosyalist iktidar için mücadele etmektir. Çünkü bu ülke, küçük ama zengin bir azınlık tarafından yönetildiği sürece, bu ülkenin kaynaklan bir avuç zenginin elinde kaldığı sürece, bu ülkenin işçi ve emekçilerinin işsizlikten, yoksulluktan ve sefaletten kurtulması mümkün olmayacak.

İktidar mücadelesi ise, parti ile yürütülür. Sosyalist siyaset, partili mücadele ile hayata geçirilir.

Sosyalist Siyaset Emekçileri Böler mi?
Kimileri, sosyalist siyasetin emekçileri böleceğini iddia ediyor.

Sanki işçiler ve emekçiler birlik halinde! İşçileri ve emekçileri bölen, siyaset değil, siyasetsizliktir. Türkiye'ye ve dünyaya siyasal bakmayan ve kendi başının çaresine bakmaya çalışan emekçiler, diğer emekçileri birer rakip olarak görür. Siyasal olmayan işçi, kendisi yerine yanı başında çalışan işçinin atılması için patronun gözüne girmeye çalışır. Kendi işyeri özelleştirilene kadar ses çıkarmayan işçi, ses çıkarmaya başladığında da bu kez başkaları tarafından ciddiye alınmaz. Aslına bakılırsa, siyaset sınıfı böler diyenler, isteyerek ya da istemeden, işçi sınıfını ve emekçileri düzen siyasetine mahkum ediyor.

Tek bir fabrikanın işçileri, ücret pazarlığı yaparken, patronlarına karşı birleşebilir. Tek bir işkolunda çalışan işçiler, eğer mücadeleci bir sendikaya sahiplerse, kendi işkollarındaki patronlara karşı ortak mücadele yürütebilir.

Ama işçilerin ve emekçilerin güçlerini ülke ölçeğinde birleştirmesini sağlayabilecek olan tek mücadele biçimi, siyasal mücadele, yani partili mücadeledir.

Ve emekçiler, güçlerini ülke ölçeğinde bir-leştiremedikleri sürece, işsizlikten, yoksulluktan ve sefaletten kurtulamayacaktır.

Sol Çok mu Dağınık?
Bir zamanlar bu ülkede solcu olduğunu iddia edenler gerçekten de fazlasıyla bölünmüş durumdaydı. Aralarında pek bir fark olmayanlara, haklı olarak, "neden birleşemiyorsunuz" diye soruluyordu.

Solcu olduğunu iddia eden herkesi solcu kabul edecek olursak, bölünmüşlük artarak devam ediyor. Örneğin, neredeyse her hafta yeni bir sosyal demokrat parti kuruluyor. Ama bugün, kimlerin gerçekten solcu olduğunu daha fazla sorgulamak gerekiyor. Şu anda, solcu olduğunu iddia edenleri dört gruba ayırmak mümkün: Sosyal demokratlar, liberal solcular, ulusal solcular ve komünistler.

Solcu olarak anılmayı e az hak edenler, hiç kuşku yok ki, sosyal demokratlar. Özelleştirmeyi savunanların, ABD'den bağımsızlaşmayı, NATO, IMF ve Dünya Bankası gibi örgütlerden çıkmayı ve "AB'ye hayır" demeyi akıllarına bile getirmeyenlerin, gericiliği kökünden kurutmak gibi bir derdi olmayanların "solcu" sayılması mümkün olabilir mi?

12 Eylül darbesinin ve 1989 sonrasında yükselen "küreselleşmeci" rüzgarların etkisi altında kalarak liberalleşen solcular da, sosyal demokratlardan çok farklı bir çizgiye sahip değil. Onlar da özelleştirmeye açıkça karşı çıkamıyor. Onlar da kamulaştırmaya sosyal demokratlar kadar karşı! Onlar da "AB'ye hayır" diyemiyor. Onlar da gericilikle kolkola girmekte herhangi bir sakınca görmüyor. Bu nedenle de, liberal solcuların en büyük hayali, sosyal demokratlarla ittifak kurmak!

Ya görünürde "ulusal onur"umuzu savunan "ulusal" solcular?

Bunların bazıları, AB'ye "onurlu bir şekilde" üye olma hedefinden söz ediyor.

Yani, IMF ve Dünya Bankası reçetelerini "onurlu" bir şekilde hayata geçirelim, kamu varlıklarını emperyalistlere ve sermaye sahiplerine "onurlu bir şekilde" peşkeş çekelim, tarımımızı "onurlu bir şekilde" çökertelim, eğitim ve sağlık hizmetlerini "onurlu bir şekilde" paralı hale getirelim!

Ulusal solcular, kendilerine bir müttefik bulmuş durumda: MHP! Yani, ABD emperyalizminin ve sermaye sahiplerinin besleyip büyüttüğü ve halkın üzerine saldığı parti! Yani, 12 Eylül sonrası dönemin çeteci partisi! Yani, bugün bile kan siyaseti yapanların partisi!

Bir taraftan MHP ile ittifak kurma hesapları yapan ulusal solcular, diğer taraftan da "ulusal sermaye sahipleri" ile işbirliğinin yollarını arıyor.

Kimler bu "ulusal sermaye sahipleri"? Henüz emperyalistlerle işbirliğine gidebilecek kadar güçlenmemiş olan küçük ve orta ölçekli işletme sahipleri. Yani, işçi ve emekçileri en fazla sömüren sermaye sahipleri! Yani, gerici ve faşist ideolojileri en fazla kullanan sermaye sahipleri!

Ulusal solcular, yurtseverlik adına, Türkiye'deki sermaye iktidarına, İran'daki gerici iktidarla ve Asya'daki sermaye iktidarlarıyla ittifak kurma önerisi yapıyor. Bunun neresi solculuk?

Kısacası, bugünün Türkiyesi'nde gerçekten solcu olanlar, yalnızca komünistler.

Komünistler arasında ise bölünmüşlük yok, TKP var!

Bugün, çok farklı geleneklerden, çok farklı yaş dilimlerinden ve çok farklı toplumsal konumlardan komünistler, TKP saflarında bir araya gelmiş durumda. Bugün, TKP, bu ülkenin milyonlara hitap eden komünist partisi durumunda. Bugün, TKP, Türkiye ölçeğinde mücadele eden ve yurtsever emekçileri, gençleri ve aydınları harekete geçirebilen bir parti durumunda.

Bu nedenle de, bugünün Türkiyesi'nde insanca ve onurlu bir yaşam isteyenlerin yeri, Türkiye'nin komünist partisidir.

Sosyalizm Öldü mü?
Evet, sosyalizm 1989 yılında ciddi bir yenilgiye uğradı.

Aradan geçen süre içinde, bu yenilginin yalnızca eski sosyalist ülke halkları için değil, dünya üzerindeki tüm emekçiler için bir yıkım anlamına geldiği belirginlik kazandı. Geçmişte iş, eğitim, sağlık, konut ve ulaşım sorunu nedir bilmeyen eski sosyalist ülke yurttaşları, bugün, kapitalizmin yalnızca ışıltılı vitrin camları anlamına gelmediğini acı bir şekilde tecrübe etti. Artık kapitalizmin işsizlik, yoksulluk, emekçi çocuklarının okuyamaması, parası olmayanların sağlık hizmetlerinden yararlanamaması ve ellerine geçen az miktardaki paranın da konut ve ulaşım harcamalarına gitmesi anlamına geldiğini onlar da biliyor. Diğer yandan, sosyalizmin yenilgisinden bu yana, emperyalistler ve sermaye sahipleri, emekçilere çok daha pervasızca saldırıyor. "Sosyalizm tehdidi"nin zayıf düşmesinden bu yana, emperyalist ülkelerdeki emekçiler de, özelleştirmelerle, "sosyal devlet'in tasfiye edilmesiyle, eğitimin paralı hale getirilmesiyle ve taşeronlaştırmayla karşı karşıya.

"1988 yılında Moskova'ya işçi olarak gittim. Rusya'nın yapısını, şehirlerini, partinin programındaki gibi insanların sağlık, eğitim, konut, elektrik, su, ulaşım, iş sorunları olmadığını gördüm. Bunları tanıdığım herkese anlattım. Adım iyice "komüniste çıktı. Parti üyesi bir yoldaşı tanıdıktan sonra partiye gitmeye başladım. Kendi yerimi buldum, dedim ve üye oldum."

Evet, kapitalizm henüz "ölmedi". Ölmediği için de, öldürmeye devam ediyor! Sosyalizmin bir kutup olmaktan çıkmasının ardından, savaşlar ve katliamlar başımızdan eksik olmadı.

Eğer ölen bir şey varsa, o da, ekonomik ve toplumsal gelişmenin ancak "serbest piyasa" koşulları altında, yani kapitalizm koşulları altında sağlanabileceği iddiasıdır. Bugün dünya üzerindeki kapitalist ülkelerin çok büyük bir çoğunluğu, ekonomik açıdan gelişmek bir yana, daha da geriliyor. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu çok sayıda ülkede, sanayi tahrip ediliyor, tarım çökertiliyor ve emekçiler yoksullaştırı-ıyor.

Milyarlarca insanın açlıkla boğuştuğu bir dünyada, birilerinin 13 yıldır sabah akşam "sosyalizm öldü" demesi boşuna değil. Kendi düzenlerinin insanlığa sunabileceği hiçbir şeyin kalmadığını bildikleri için, sosyalizmin gerçekten de ölmüş olması için dua ediyorlar! İnsanlık tarihinin ilk sosyalizm tecrübesi 1871 yılında Paris'te yaşanmış ve 70 gün sürmüştü. 1917 Ekim Devrimi ile birlikte kurulan Sovyetler Birliği, 70 yıl ayakta kaldı. Şu anda elimizde çok ciddi bir tecrübe birikimi var. Asıl önemlisi, insanlık, son 13 yıl içinde, sosyalizmin, alternatifinin barbarlık olduğunu çok somut olarak gördü, yaşadı. Sovyetler Birliği'nin yıkılması sonrasında çektikleri onca sıkıntıya rağmen, Küba halkının sosyalizme daha sıkı bir şekilde sarılması da bundan.

Yüzlerce yıl süren Ortaçağ karanlığını geride bırakan insanlık, emperyalist-kapitalist barbarlık dönemine de elbette son verecek. Dolayısıyla, doğru soru, kapitalizmin son bulup bulmayacağı değil, kapitalizmden daha hızlı bir şekilde kurtulmak için neler yapmamız gerektiğidir!

Bu Ülkenin İnsanları Çok mu Vurdumduymaz?

Kimileri, "güzel şeyler söylüyorsunuz, ama bu ülkenin insanları adam olmaz" diyor. Bu memleketin insanlarına bir şey anlatmanın zor, onları harekete geçirmeninse olanaksız olduğunu iddia ediyorlar. Bu ülkenin insanlarına güvenmeyenler, tarihi görmezden geliyor.

1960'lı yılların TİP'i ve DİSK'i, başka ülkelerden gelen insanlarla kitleselleşmedi. 15 ve 16 Haziran 1970'te İzmit'ten İstanbul'a cadde ve sokakları dolduran, polis ve asker barikatlarını aşarak Türkiye'nin bu iki büyük kentini neredeyse fetheden işçiler bir başka ülkeden gelmedi. 1970'li yılların kitlesel sol hareketlerini yaratmak için de yurtdışından insan ithal edilmedi.

Ama tarihi bir yana bırakalım ve Türkiye'nin yakın geçmişine, 12 Eylül darbesi sonrasına bakalım.

Baskı ve zorun en yoğun olarak yaşandığı, geniş kitlelerin siyasetten uzaklaştırıldığı edildiği bu dönem bile, kitlesel çıkışlarla doludur.

Bu ülkenin işçileri, 1989 ile 1991 yılları arasında, Bahar Eylemleri'yle, Zonguldak direnişiyle, grevlerle ve direnişlerle ülkenin gündemini değiştirmiş ve ANAP döneminin sonunu getirmiştir.

Bu ülkede yakın geçmişe kadar "memur" olarak bilinen kamu çalışanları, '90'lı yıllarda bir "kamu emekçileri hareketi" yaratmış ve sendikal örgütlenme haklarını söke söke almıştır.

Bu ülkede yoksul Kürt emekçilerinin ezilmişliklerinden kaynaklanan tepkileri, '80'li yıllardan '90'lı yıllara uzanan bir hareketin doğmasına yol açmıştır.

Bu ülkenin büyük kentlerinin mahallelerinde yaşayan yoksul emekçiler, '90'lı yılların ortalarına doğru, yine ülkenin gündeminin ilk sırasına yerleşen bir hareketlenme içine girmiştir. Bu ülkede öğrenciler dahil olmak üzere toplumun bütün kesimleri, hiç de uzun olmayan aralıklarla harekete geçiyor.

Pekiyi sorun nerede? Bu ülkenin işçi ve emekçilerine dair umutsuzluk aşılayan düşünceler nasıl oluyor da bu kadar kolay kabulleniliyor?

"TKP içerisinde yer almanın artık benim için bir zorunluluk olduğunu hissettiğim ve onu hayatımın merkezine oturtmak istediğim, ancak bu şekilde onurlu bir yaşam sürdürebileceğime inandığım için üye oldum."

İlk sorun, toplumun farklı kesimlerinin bir arada hareket edememesi. Güçlerin bir araya getirilememesi.

Ama asıl önemli sorun başka. Farklı kesimlerin bir araya getirilmesini de zorlaştıran asıl önemli sorun, bugüne kadar yaşanan hareketlerin net ve doğru hedeflerden yoksun olmasıydı. Aynı anlama gelmek üzere, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin önüne doğru siyasal hedeflerin konamamasıydı.

Tek başına tepkilere dayanan hareketler ne uzun ömürlü olabilir, ne de kalıcı kazanımlar sağlayabilir. Toplumun yalnızca belirli kesimlerinin özel çıkarlarına dayanan hareketler de öyle... Bu türden hareketlerin kaderi, yenilgiye uğramaktır. Ve her bir yenilgi, umutsuzluğun biraz daha artması demektir. Bu ülkenin bütün işçi ve emekçileri şu ya da bu şekilde tepkili. Yapılması gereken, bu tepkileri doğru hedeflere yönlendirmek. İşçi sınıfını ve emekçileri yenilgiye değil, başarılara ve giderek zaferlere taşıyacak olan bir mücadeleyi örgütlemek.

Tüm bunlar da yalnızca partiyle olur!

Çünkü, parti, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin aklıdır.

Örgütlü Mücadele Tehlikeli midir?
Otobüse binmek tehlikeli midir? İstatistiklere göre, evet! Türkiye'nin karayollarında her yıl yüzbinlerce kaza yaşanıyor ve bu kazalarda beş binin üzerinde insanımız ölürken yüz binin üzerinde insanımız yaralanıyor. Çalışmak tehlikeli midir? İstatistiklere göre, evet! Yalnızca sigortalı işçilerimiz, her yıl yüz binin üzerinde iş kazası geçiriyor. İş kazaları ya da meslek hastalıkları nedeniyle her yıl binin üzerinde sigortalı işçi ölüyor ve onbinlerce işçi sakat kalıyor. Sigortasız olarak ve daha ağır koşullarda çalıştırılan milyonlarca emekçi bu istatistiklere dahil edilmiyor. Bu dünyaya gelmek tehlikeli midir? İstatistiklere göre, evet! Türkiye'de her yıl onbinlerce bebek, yalnızca yaşam koşullarının sağlıksızlığı nedeniyle ölüyor. Bu ülkede milyonlarca insan açlık sınırında yaşamaya çalışıyor. Bu ülkede insanlar hastane kapılarında, emekli maaşı ve ucuz ekmek kuyruklarında ölüyor. Bu ülkede çocuklarının geleceği konusunda kaygı duymayanlar, yalnızca küçük bir azınlık durumunda. Bu ülkenin insanları açısından en büyük tehlike, bu düzenin sürüp gitmesidir! Bu düzenin devamından çıkar sağlayanlar, doğal olarak, bu ülkenin insanlarında örgütlü mücadeleye dönük bir korku yaratmaya çalışıyor. Bunun için, baskı ve şiddete de başvuruyorlar.

Çünkü biliyorlar ki, bu düzende, örgütlü olmayan insan, ensesine vurduklarında lokmasını alabilecekleri insandır. Bu düzende örgütlü mücadele yürütmek, gerçekten de "cesaret" istiyor. Dolayısıyla, örgütlü mücadele, "ben kendimi kurtarmaya bakarım arkadaş" diyenlerin harcı değildir.

Ama bu dünyada "insanca ve onurlu" bir yaşam sürmenin olmazsa olmazları arasında, haksızlıklara karşı mücadele etmek de var.

Ve haksızlıklara karşı mücadele etme cesareti, ancak örgütlü mücadeleyle kazanılabiliyor!

Ya yanlış yapma ve başarıya ulaşamama riski? Bu risk elbette var. Ama yanlış yapma ihtimalinin bulunması nedeniyle bugünkü yanlış düzeni değiştirmek için hiçbir şey yapmamak, en büyük bir yanlış olacaktır.

"Babam basit bir apandisitten öldü ve ben o gün yaşadığımız dünyanın pisliklerini anladım. Ülkemde ve dünyada insanların yaşama hakkına sahip olması için Türkiye Komünist Partisi'ne üye oldum."

Asıl önemlisi, Türkiye'deki ve dünyadaki yüz elli yıllık bir mücadele birikimine yaslanan ve bu birikimden pek çok ders çıkarmış olan parti, yanlış yapma ihtimalini de en aza indirir. Parti, ortak aklımızdır.

Türkiye'de Sosyalizmin İktidara Gelmesi Hayal mi?

"Güzel şeyler söylüyorsunuz, ama size iktidarı vermezler!"

Kimileri de böyle söylüyor... Her şeyden önce bir noktayı düzeltelim: Biz iktidara "kendi başımıza" gelmeyeceğiz! İktidar, işçilerin, emekçilerin, gençlerin ve aydınların, yani halkın mücadelesiyle elde edilecek.

Halk artık bu düzende yaşamak istemediğini mücadelesiyle ilan ettiğinde, hangi güç onun karşısında tutunabilir ki? Tarih boyunca, halk hareketleri, sonsuza kadar yaşayacağı sanılan pek çok iktidarı alaşağı etmiştir.

Evet, bugün egemen sınıf çok güçlü.

Pekiyi, bu gücü neye borçlular?

Her şeyden önce, bu ülkenin üreten insanlarına, yani emekçilere.

Bugün çok güçlü görünen patronlar, fabrikaları çalışmadığında, ürettikleri mallar taşınmadığında, bankaları ve marketleri açılmadığında, dünyanın en aciz insanları arasına girecektir! Burada önemli olan iki nokta var. Sosyalizmin iktidara gelebilmesi için, birincisi, halkın artık bu düzende yaşamak istemediğini somut olarak göstermesi gerekir.

İkincisi, halka önderlik ederek onu iktidara taşıyabilecek bir partinin bulunması gerekir.

Bu ülkenin halkı, '70'li yılların sonunda, artık bu düzende yaşamak istemediğini somut olarak göstermişti. Toplumun neredeyse bütün kesimlerinin harekete geçtiği, 1 Mayıs Alanı'nı yüzbin-lerin doldurduğu, grevlere ve direnişlere katılmayan işçinin kalmadığı bir dönem yaşanmıştı. Ama o dönemde, işçiler ve emekçiler adına, halk adına iktidarı almaya aday bir partinin eksikliği yaşandı. Ve bu sayede, CHP ile Ecevit, "halkın umudu" gibi gösterilebildi. 12 Eylül darbesinin gerçekleştirilmesini sağlayan da bu oldu. 12 Eylül darbesi, halk hareket halindeyken değil, CHP eliyle hayal kırıklığına ve yenilgiye uğratıldıktan sonra yapılabildi.

Halka öncülük edecek bir partinin varlığı, işte bu nedenle vazgeçilmezdir.

Türkiye Komünist Partisi, hem halkın tepkisini örgütlemek, hem de örgütlü halkı iktidara taşımak konusunda kararlıdır!

Bugünkü acil görevimiz, örgütlenmektir. Çünkü, örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez! Pekiyi, ya iktidar alındıktan sonra emperyalistler müdahale ederse?

Elbette edecekler! Ama tarih boyunca, emperyalist müdahaleler, çoğu kez ters tepmiştir. Küba, bir ABD sömürgesiydi. Ama ABD emperyalizmi, ne Küba halkının sömürge iktidarını devirmesini engelleyebildi, ne de onyıllardır çabalamasına karşın yanıbaşındaki bu ülkenin sosyalist iktidarını devirebildi.

'60'lı yılların sonları ile '70'li yılların başında, Vietnam halkı, işgalci ABD askerlerine hiçbir zaman unutulmayacak bir ders verdi.

Bizim ülkemizin yurtsever insanları da, emperyalizmi alt edebileceklerini daha önce göstermişti.

Kimileri de, emperyalistlerin ambargo uyguladığı bir Türkiye'nin kalkınamayacağını iddia ediyor. Oysa gerçekte, Türkiye, kaynakları yetersiz olduğu için değil, emperyalistler tarafından yağmalandığı için kalkınamıyor.

İç ve dış borçların ödenmeyeceği ilan edildiğinde, gereksiz ithalata son verildiğinde, enerji ihtiyacı yerli kaynaklar kullanılarak giderildiğinde, tarımı çökertme politikalarına son verildiğinde ve sanayi toplumun ihtiyaçları doğrultusunda örgütlenerek üretim yapmaya başladığında, dışarıya zerre kadar bağımlılığımız kalmayacaktır!

Dahası, Türkiye, bilim ve teknoloji üretmek için gerekli maddi kaynaklara da, eğitimli insanlara da sahiptir.

Her şeyden önemlisi, işsizliğe son vererek bu ülkenin çalışabilir durumdaki bütün insanlarının zihinsel ve fiziksel üretim olanaklarını harekete geçirdiğimizde, kapitalizm koşullarında hayal bile edilemeyecek bir gelişme hızını yakalayacağız. Bu ülkede zor olan, sosyalizmi kurmak değil. Sosyalizmi kurarken hiç zorlanmayacağız. Asıl zor olan, o gün gelene kadar bu akıldışı düzende yaşamaya devam etmek!

Tüm Bu Söylediklerimiz "İnsan Doğası"na aykırı mı?
Bu düzenin değiştirilemez olduğunu kanıtlamaya çalışanların başvurduğu son çarelerden biri, insana küfretmek.

"Söylediğiniz her şey doğru olsa bile, insanlar bencil olduğu için, bunların hayata geçirilmesi imkansız" diyorlar.

Her şeyden önce, insanların bencilliğinin bu düzenden kaynaklandığını söylememiz gerekiyor. Eğitimin ve sağlığın bile parayla alınıp satıldığı bir düzende, çocuklarının geleceğini düşünen insanlar, "bencilce" davranmasınlar da ne yapsınlar?

"Deniz'i ve Mahir'i sevdiğim için TKP'ye üye oldum."

Ertesi gün eve ekmek götürüp götüremeye-ceğinden emin olamayan bir işçi, işini kaybetmemek için "bencilce" davranmasın da ne yapsın?

Bu düzende yaşamak için başkalarıyla rekabet etmekten ve dolayısıyla "bencilce" davranmaktan başka çare var mı?

Dolayısıyla, şaşırtıcı olan, insanların bencilce davranışlar sergilemeleri değil, bu düzenin "paylaşımcılık" denen şeyi hala silip atamamış olmasıdır!

İnsanların tüm temel ihtiyaçlarının karşılandığı bir düzende, bugünkü biçimiyle bencilliğe de, yıkıcı rekabete de yer kalmayacaktır.

O zaman da insanlar tembellik etmeyi tercih etmez mi?

Bencillik eğilimi gibi fırsatını bulduğunda "tembellik" etme eğilimi de, bizzat bu düzenin ürünüdür. Aslına bakılırsa, çalışmanın işkenceye benzediği ve onca teknolojik gelişmeye rağmen iş saatlerinin azalmak yerine arttığı bir toplumda, "tembellik" eğiliminden çok, "dinlenme" özleminden söz etmek gerekir. İnsanlığın mevcut bilimsel ve teknolojik birikimi bile, fiziksel işlerin büyük oranda makinelere yaptırılmasını mümkün kılıyor. Geri kalan fiziksel işler paylaştırdığında, herkesin haftada yalnızca birkaç saatini bu işlere ayırması yeterli olacaktır. Hatta, fiziksel emek gerektiren işlerin bir tür eğlenceye dönüştürülmesi bile mümkündür!

Diğer "iş"lerse, insanların zihinsel yaratıcılıklarına dayanacaktır.

Sosyalist toplumda, insanlar başkaları için ve zorla çalışmayacak. Asıl önemlisi, çalışmak, sosyalist toplumun insanları için, kendi yaratıcılıklarını geliştirmenin bir yolu olacak. Ama bütün bunları uzun uzadıya tartışmak gereksiz. Tembellikten söz edenlere, bugünün Türkiyesi'nde zenginlerin hiç çalışmadığını, milyonlarca yoksulun ise çalışma olanağı bulamadığını hatırlatmak yeter.

Biraz Daha Bekleyip Görmekte Yarar mı Var?

Partili olmak, ciddi bir iştir.

Partili olmaya karar vermeden önce, elbette yeterince düşünmek gerekir.

Ama açıkçası, bugünün dünyasında ve bugünün Türkiyesi'nde, insanca ve onurlu bir yaşam isteyenler açısından, bekleyerek görülebilecek şeylerin ne olduğu fazlasıyla belli.

Biz bekledikçe, memleketi daha fazla batıracaklar ve onurumuzu ayaklar altına alacaklar. Daha fazla yoksullaşacağız. Eğitim ve sağlık hizmetleri her geçen yıl biraz daha pahalılaşa-cak. Sanayimiz ve tarımımız çökertilecek. Emperyalistlere daha fazla bağımlı hale geleceğiz. Emperyalist savaşlarda daha fazla gencimiz ölecek ve öldürecek. Çocuklarımızın geleceğinden giderek daha fazla endişe edeceğiz.

Ve başkaları ya da çocuklarımız bize sormadan önce, kendi kendimize sormamız gerekiyor: Bütün bunlara karşı ne yaptık ve ne yapıyoruz?

Haksızlıkları seyretmekle, suç ortağı durumuna düşmek arasındaki mesafe çok kısadır. Onursuzlukları seyretmekle, onurunu yitirmek arasındaki mesafe de öyle...

"TKP sadece koşulları doğru tanımlamakla kalmıyor. Yaşanan olumsuzluğu işçi sınıfı ve emekçiler lehine değiştirmek, iktidar olmak için somut adımlar atıyor. Bu yürüyüşe ayak uydurmak için Türkiye Komünist Partisi'ne üye oldum."

Tek başımıza bir şey yapamayacağımız belli. Ama en az bunun kadar belli olan, örgütlü olarak çok şey yapabileceğimiz!

Ve bugünün Türkiyesi'nde, vakit kaybetmeye hiç tahammülümüz yok. İnsanca ve onurlu bir yaşam isteyen işçiler, emekçiler, öğrenciler, aydınlar ve her gelenekten komünist bu ülkenin komünist partisinin saflarında birleşirken, geçmişinden utanmak istemeyenlerin yeri, TKP'dir.

01.05.2002
Ekler
0 KB İndir