Haziran 2008 Dış Politika Raporu

16 Temmuz 2008

AKP kapatma davası ve “Ergenekon operasyonu” gündemlerinde emperyalist ülkelerin yaptığı müdahaleler Türkiye’de son iki ayın ana dış politika gündemi oldu. Bu müdahalelerin bütünü, ABD’nin süreç üzerinde tam bir kontrol sahibi olduğunu, eli daha zayıf olan AB’nin ise sürece dahil olmak için ciddi zorlamalar yaptığı ve iç gerilimler yaşadığını göstermektedir.

ABD’den gelen bütün açıklamalar, sürecin bütünündeki ana eğilime duyulan güvene ve kapatma davasıyla ilgile güncel tartışmalardan uzak durmaya işaret etti. Demokrasi ve “karışmayacağız” vurgusu yapan ABD’nin resmi politikası, kapatma davasıyla ilgili “tarafsız” bir portre çizmek olmuştur. Türkiye solunda karşılık bulan ve esasen ana eğilimi desteklemek sonucunu doğuran “tarafsızlık” veya “eşit mesafe” politikası, ABD’nin bu süreçteki resmi politikası olmuştur.

Konuyla ilgili ABD tarafından yapılan en üst düzey iki açıklama, Dışişleri Bakanı Condollezza Rice ve ABD Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Matthew Byrza’dan geldi. Mevcut krize kesinlikle karışmayacaklarını net bir dille ifade eden Rice, Türkiye’deki reform sürecinin ve seküler demokrasinin sürmesi gerektiğini söyleyerek, güncel gelişmelerin sürecin bütününde gidilen yolu değiştirmediğini ima etti. Türkiye’de yoğun bir kriz süreci yaşanırken, iki ülke arasındaki ilişkilerle ilgili Rice’ın son derece rahat ve olumlu yorumlar yapması, sürecin ABD açısından kontrol dışı bir unsur barındırmadığının bir göstergesi olarak okunabilir.

Türkiye-ABD ilişkileriyle ilgili uzun bir konuşma yapan Byrza ise, iki ülkenin ilişkilerinin yepyeni bir evreye girdiğine işaret etti, AKP davası konusunda ise yalnızca kapatma kararı alınmasının “talihsiz” olacağını, ancak ABD’nin asla karışmayacağını söyledi. Byrza’nın, mevcut siyasi krize rağmen, iki ülke ilişkileriyle son derece olumlu ve kendinden emin yorumlarda bulunması yine benzer şekilde yorumlanabilir.

Her iki açıklamadaki vurgu, RAND tarafından yayınlanan “Türkiye’de siyasal islamın yükselişi” http://www.rand.org/pubs/monographs/2008/RAND_MG726.pdf başlıklı raporun ekseni olmuştur. Türkiye’nin yakın geleceğine ilişkin çeşitli olasılık senaryolarını ifade eden rapor, hiçbir durumda ABD açısından karamsar bir tablo öngörmemektedir.

Diğer yandan bu süreç boyunca emperyalist mali sermaye kuruluşlarının risk notlarında kısa vadeli bir düşüş bile yapılmadığına dikkat çekmek gerekiyor. Bu nedenle, yaşanan sürecin kapsamlı bir krize dönüşmeyeceği konusunda emperyalist sermayenin güvenceleri bulunduğunu söylemek mümkündür.

AB’nin bu süreçte yaptığı müdahaleler ise, ABD’nin politikasının yukarıda özetlenen ana hatlarına göre bazı farklılıklar içerdi. “Taraflar” arasında açıkça tercih yapmayan, sürecin bütününe işaret eden ve “karışmayız” açıklamaları yapan ABD’nin aksine, AB’den gelen merkezi müdahaleler AKP’den yana açık bir tercih yapmanın ötesinde, AB üyelik süreciyle ilgili gözdağı vermeyi ve açık ve sert bir şekilde Türkiye’nin iç siyasetine karışmayı içerdi.

Avrupa Komisyonu Başkanı Barrosso’nun Türkiye ziyareti ve ziyaret sırasında yaptığı açıklamalarda ve AB Türkiye temsilcisi Lagendjik’in basına yansıyan yorumlarında, AKP’den yana koyulan net tavır açıkça ifade edildi. Barrosso konumundaki birinin “laiklik dayatılamaz” gibi açıklamalar yapmak zorunda kalacak kadar tartışmalara dahil olması, AB’nin sürece daha fazla dahil olmak için bazı zorlamalara girişmekten çekinmeyeceğinin bir göstergesi olarak okunabilir.

AB’nin tavrının en önemli göstergesi ise, AKPM tarafından alınan ve AKP’nin kapatılması durumunda Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecindeki statünün 2004 öncesine döneceği yönündeki gözdağı niteliğindeki karardı. Türkiye’de kapitalizmi için yaşamsal nitelikte olan AB üyelik sürecinin durdurulması yönündeki tehdit, kısa vadede gerçekçi olmasa da bazı sonuçlar doğurmuştur.

ABD ile AB’nin siyasi yönelimlerini bir araya getirme konusunda her zaman önemli rol oynayan İngiltere’de Meclise bağlı İş ve Girişim Komitesi tarafından 23 Haziran tarihinde yayınlanan “Kapıyı tam açık tutmak: Türkiye ve AB’ye üyelik süreci” başlıklı raporda http://www.parliament.the-stationery-office.co.uk/pa/cm200708/cmselect/c... Türkiye’deki son gelişmelerle ilgili olarak AB’ye önemli uyarılarda bulunulmaktadır.

Türkiye’ye karşı fazla sert olunmaması gerektiği konusunda uyarıda bulunan rapor, Türkiye’yi yabancılaştırmanın maliyetini AB’nin karşılayamayacağını ve müzakere sürecinin dondurulması durumunda bunun son derece yıkıcı sonuçları olacağına dikkat çekiyor. Rapor AB’nin süreçle ilgili endişelerini iletmesi gerektiğini, ancak Türkiye ile diyalog sürecini asla koparmaması gerektiğinin altını çiziyor. Üyeliğin hiçbir zaman mümkün olmayacağı düşüncesinin Türkiye’de oluşmasının en büyük tehlike olduğunu ifade eden rapor, üyelik sürecinin ilerlemesinde Kıbrıs’ın oluşturduğu engele dikkat çekiyor. Yukarıda değinilen RAND raporu da AB’ye yönelik benzer uyarılar içermektedir.

Mevcut uyarılar da göstermektedir ki, bu durum bir seçenek olsa da AKP’nin kapatılmasına tepki olarak AB’nin müzakereleri kesilmesini engellemek için ABD ve İngiltere yoğun bir çaba gösterecektir. Türkiye’yi hep AB’ye doğru iten ABD’nin, müzakerelerin sürmesi ve AB içinden gelecek tepkileri dindirilmesi için örneğin Kıbrıs’ı bir pazarlık başlığı olarak kullanması güçlü bir olasılıktır. Bu bağlamda, AKP’nin kapatılması durumunda Kıbrıs’ta sürecin daha da hızlanması için ABD’nin yoğun bir baskı uygulayacağı beklemek mümkündür.

AB’nin Türkiye’ye karşı sert tavrına yönelik ABD ve AB merkezli uyarılar, kapatma davasına tepki olarak müzakere sürecinin durdurulması durumunda, Türkiye’de AB’ye karşı geçmişte eşi görülmemiş bir tepkinin ortaya çıkacağını öngörmektedir. Bu değerlendirmenin haklılık payı içerdiğini söylemek mümkündür ve bu bağlamda, çok düşük olasılığa sahip olan söz konusu gelişmelerin gerçekleşmesi durumunda, Türkiye’de anti-emperyalist içerikli bir AB karşıtlığının kalıcı toplumsal mevziler kazanması için büyük olanaklar doğabilir.

Sonuç olarak, son iki ayın dış politika gelişmeleri, ABD’nin Türkiye’de ilerleyen süreçle ilgili herhangi bir endişeye sahip olmadığı, aksine gidişat üzerinde önemli bir kontrolü bulunduğunu göstermiştir. Diğer yandan aynı süreç, ABD’ye göre etkisi daha az olan AB’nin sert müdahaleler ve tehditler yoluyla eksikliğini kapatmaya çalışmasına tanıklık etmiştir.