Bizim kitaplarımız
Televizyonda rastlıyorsunuz; iki ince bıyıklı alim veya karanlık bakışlı, yapay gülücüklü bir cahil, jakobenlere değiniyor geçerken: Fransız ihtilali sırasında ortaya çıkan, terör uygulayan, tepeden inmeci, elitist akım...
Açıyorsunuz bir gazeteyi; bir yazıcı, diyelim Baas’tan söz ediyor. Darbeyle iktidara gelip bir diktatörlük kuran...
Gerçi aradan sızmalarımızı engelleyemiyorlar bir türlü. Che’yi veya Fidel’i konu alan bir belgesele çok zorlanmadan rastlıyorsunuz birkaç ayda bir. Yani yeterince sık.
Ama nakarat ülkeleri atlayıp devam ediyor yoluna. Osmanlının hoşgörüsü ve din kardeşliği, Cumhuriyet’in karşısına çıkıyor. Laisizm baskıcı bir ideoloji oluveriyor. Ulus-devlet yakışıksız bir tarihsel sapma...
Tersine çevrilen tarihte demokrasi bir uzlaşma kültürü, liberalizm en insani ideoloji; insanlar kendilerini tanrı yoluna adayarak gösteriyorlar insanlıklarını.
Nasıl olacak bu iş?
Meğer diyalektik sözcüğü, düz, tek boyutlu resimlerin karşısında ne çok şey anlatırmış. Günümüzün sabah akşam her yoldan körüklenen tarih ideolojisinde genç zihinlerde birdenbire gepgeniş ovalara çıkma hissi uyandıran tek bir öğeye yer yok. Demokrasi, iki nokta üst üste... Diktatörlük, iki nokta üst üste... Darbe, iki nokta üst üste... İnsan tabiatı, iki nokta üst üste... Okumaya küstürülen gözler, birkaç seçeneğin her birinin bir diğerini dışlamasına müptela kılınmış akıllar.
Buna direnecek miyiz? İnsan aklının zavallılaştırılmasına seyirci kalmamanın okumaktan, öğrenmekten başka nasıl bir temel yolu olabilir?
Bereket bizim kitaplarımız var. Toptancıların elinden kurtarmamız gereken bizim kitaplarımız.
Saldırının sola da beğendirilmiş olması gibi bir sorunla da karşı karşıyayız.
Kontrgerillayı mı tartışıyoruz? Türkiye kontrgerillasını anlamak için tarihe bakma ve kök arama çağrısı, ilk bakışta pek bilimsel, tarihsellik koktuğu için tarihsel materyalizme pek yatkın gelmiyor mu? O zaman zıplayalım İttihat Terakki’ye, Teşkilat-ı Mahsusa’ya... O zamanlar daha dünyada NATO kurulmamış, komünizm ağırlığını koymamış, hatta memlekette kapitalizmin egemenliği bile söz konusu değilmiş... ne gam! Hepsi tepeden inmeci, hepsi komplocu, hepsi demokratik yolların ötesinde arayışlar içinde olduğuna göre MİT ile Karakol teşkilatını neden aynı sepete atmayalım?
İttihatçılar Babıâli’yi basmış; Evren Paşa’nın farkı TBMM’yi kapatmaktan ibaret. Aynı jakobenler gibi, aynı Bolşevikler ve aynı Naziler gibi... diye biraz da uydurup devam ettirsek... Kim tutar bu teorisyenleri!
Bir Kübalı konuğumuzla yıllar önce sohbet ediyorduk. Zor dönemiydi ülkenin. Adada tarlalar boş, inşaatlar yarım, traktörler terk edilmişti. Kübalı konuğumuz, biz diyordu, savaşarak geldik iktidara; kimse savaşmadan bizden kurtulacağını sanmasın!
Savaşan sosyalist demokrasi. Meşruiyeti demokrasi oyununun biçimsel kurallarıyla değil, devrimcilikle ölçen bir siyaset anlayışı. Mücadeleyi tepeden-alttan türü laf cambazlıklarına değil, örgütlülüğe, politik liderlikle kitlenin rezonansına göre kavramlaştıran bir yaklaşım.
Şimdilerde bütün bunların düzleşen beyinlerden dışlanması tehlikesiyle karşı karşıyayız. Biz demokratik değil sosyalist devrimciyiz; ama demokratik devrim diye bir kategorinin dar aklın duvarlarını aşamayacağı, demokrasinin -sosyalist demokrasinin de- bir devrim sorunu olduğunun algılanamayacağı bir dünya kuruluyor. Daha doğrusu yüzlerce yıllık mücadelenin ürünü yıkılmaya çalışılıyor.
Buna direnmek için sarılmamız gereken değerlerimiz arasında, bereket, kitaplarımız var.
Ergenekon savcısı solu da derin devlet kurmuştur diye atacak; birileri de bunun tarihini uyduracak. Peki ya biz? Tam da bugün değilse ne zaman sarılacağız kendi kaynaklarımıza?
Kimler mi?
Örneğin Doğan Avcıoğlu...
Ara sıra başlarda “tadını” hatırlatmaya çalıştığım türden yazıcıların sütunlarında görülen veya laf kalabalıkları arasında duyulan bir isimdir Avcıoğlu. Oysa 40 yıl öncenin çok satanı!
Bir sol-kemalisttir. 1960’ların sarsıcı dergisi Yön’ü, iddialı bir diğer dergisi Devrim’i var eden, Türkiye’nin Düzeni diye memlekette herkesin tartışmak zorunda kaldığı kitaplar yazan bir aydın. “Beni ya asarlar, ya da başbakan olurum” dediği rivayet edilen bir siyasetçi. Tutkusu halkının kurtuluşu olan, memleketin haline çare arayan bir halk çocuğu. Sosyalizme yürümek için toprağımızı pek yetersiz bulan ve başka yolları geliştirmeye çalışan bir devrimci. Aradığı yolları tarih teziyle temellendirmesi gerektiğini anlayıp bu işe sıvanan bir entelektüel. 12 Martçıların ve AKP’cilerin gözünde darbeci komünist...
Hiç de komünist falan değil. Ama yine de bizim kitaplarımızın yazarı.
Burada bir not: Tarihin ters yüz edilmesine karşı bize donanım kazandıracak kaynakların birçoğu marksist olmayabilir, belki daha da fazlası bizim sosyalizm ve devrim kavrayışımıza ters düşebilir; bazıları maddi hatalarla malüldür. Ama Türkiye’nin sosyalist devrim hattıyla tanışmasının temelleri, kuşkusuz solu etkin bir entelektüel güç haline getiren başkalarında gizlidir. Onlar bizim yazarlarımız, bizim kitaplarımızdır.
O bir MDD’cidir. 1960’larda Türkiye’nin dönüşümünü ararken gözünü asker ve sivil bürokrasinin burjuvaziye büsbütün angaje olmamış bir kesiminin düzenden kopuşuna dikmişti. O zaman da yanlıştı. Ama tarih, bir mücadeleler, sıçramalar, çelişkiler, kopuşlar süreci olarak Avcıoğlu’nda doğru düzgün ayakta durur. Çok tartışmalı bahis barındırabilir söyledikleri; Türk toplumunun neden geri kaldığını açıklarken hayli sübjektif bir yönteme kapıldığı ileri sürülebilir. Darbeci denip silinmek istenen Avcıoğlu, herkesten daha fazla, onun MDD’ciliğini, sınıf analizindeki yanlışlarını çoktan aşmış bugünün komünistlerinindir.
Başka?
Yalçın Küçük mesela... Türkiye Üzerine Tezler kadar doğrultusu sağlam bir çalışma zor bulunur. Bu niteliği bu üretken aydınımızı hatırlamak için yeter de artar.
İlk haliyle iki cilt olan Türkiye Üzerine Tezler, kemalizmden kopuş üzerine çok nefes tüketen solcular için bir ders kitabıdır. Kurtuluş Savaşı’nın sınıf karakterini tartışırken kalkıp Osmanlıcılık penceresinden düşebilenler vardır solda; tam da yepyeni bir icadın anahtarını bulduklarını sanırken! Yalçın Hoca da tarih tezi yazar. Türkiye’nin sola, sosyalizme yolculuğunun rotasını çizmek için buna ihtiyaç vardır. Bizim de bugünkü ters yüz etme operasyonunun karşısında durabilmek için Küçük’ü okumaya, tartışmaya.
Küçük, en azından 1970’lerin sonlarında adı geçen kitaplarını yazarken bir sosyalist devrimcidir. Bugün bizim sosyalist devrimciliği ayıp örten bir dirhem et olarak görmemiz ise saçma.
Tezler okunmalıdır. Ve eleştirilmelidir de. Türkiye Üzerine Tezler, sonradan yanlışlanmış bir dizi unsur barındırır. Ama, ne ilginçtir ki, sosyalist devrim arayışı onca maddi hatadan ortaya çok sıkı bir doğrultu çıkmasını sağlamaktadır.
Tarihi tersine çevirip bugünümüzü ve geleceğimizi boğuyorlarsa, Türkiye’nin Düzeni ile Türkiye Üzerine Tezler’in arasına Doğu Anadolu’nun Düzeni nasıl girmez? İsmail Beşikçi, Kürt toplumunu sosyalizmin konusu, ortak ülkemizin kurtuluşunun parçası olarak bir tarih tezine yerleştirir. Kırk yılı aşkın zaman sonra veriler değişmiş, toplumsal yapının altından nice sular akmıştır. Hatta Sarı hocanın kendisi, eserine haksızlık edip pek değer vermediğini çoktan beri ilan etmiştir. Ama bu büyük eser, eksikleri, aşınmışlıkları, eskimişlikleriyle, solun yükseliş döneminin en öne çıkmış ürünlerinden biridir.
O yükselişin başka ürünleri de vardır. İdris Küçükömer’in, 1960’larda bir takım İdrisileri türemiş. Küçükömer Hoca, geçmişte onların, bugün beyinsiz liberalizmin elinden kurtarılmalıdır. Kimsenin Küçükömer’in sivil toplumculukla bağının üstünü örtecek hali yoktur. Ama İdris Küçükömer, 1960’ların, ülkeyi sosyalizme değil kemalizmin ilerlemesine layık gören solculuğunun karşısına solu aramak için dikilmiş bir aydındır. Bu arayıştan biçimsel olarak bugünkü ters yüz edilmiş tabloları çağrıştıran sonuçların çıkmış olması, Küçükömer’in de sosyalizme açılan bir tarih tezinin peşine düştüğü gerçeğini değiştirmez. Eleştirmeye doyamayacağımız, doymamamız gereken Düzenin Yabancılaşması da bizim kitaplarımızdan biridir.
Komünist’in Ağustos 2009 tarihli 328. Sayısında yayınlanmıştır.









