Açılım nerelere saçılır?
Zaman zaman çok soyut yazdığımız söyleniyor. Doğrudur, geçmişin alışkanlıkları bile olabilir. 12 Eylül sonrasında, ilk yayıncılık girişimleri, Gelenek’te yazdıklarımız bir dönem boyunca “yasal” sınırlamalarla beraber, “içe” hitap etmenin yarattığı özgün dili yansıttı. Aradan çok zaman geçti, aynı alışkanlıklar elbette sürmüyor, koşullar, olanaklarımız ve misyonlarımız farklılaştı ama yine de aklımız ve de elimiz kayıyor olabilir. Ancak bundan ibaret değil.
Bazı konular soyut çerçevede gerekli olgunlaşma sağlanmadan ve belli bir süre boyunca sınanmadan somutlanamaz. Bana göre, oldukça uzun bir süredir önüne Barzanici, Amerikancı eki koyduğumuz “çözüm”e ilişkin daha somut konuşmanın zamanı geldi. Bir süre sonra Türkiye’nin bugünü ve geleceğine ilişkin yeni saflaşmalar, ayrışmalar yaşanacak. Kürt sorunu kendi başına, kapalı bir mücadele alanı değil, bunu defalarca söyledik. Dolayısıyla, öngörülerimizin de benzer bir “iç içelik”le somutlanması kaçınılmaz.
Her şeyden önce bugün AKP’nin henüz “çözeceğiz” demek dışında somut bir yol haritası önermemesinin hem aldatıcı olduğunu hem de bazı açılardan gerçek durumu yansıttığını söylemek gerekiyor. Aldatıcı çünkü hükümetin bir kısmı ABD tarafından çizilen, bir kısmı yine ABD tarafından onaylanan olmazsa olmazları var. Bunlar elde var bir... Bunlar, yani her durumda elde edilmesi “zorunlu” olan hedefler nedir?
Türkiye’nin gevşetilmesi, açılımın hiçbir durumda vazgeçemeyeceği amaçlardan bir tanesidir örneğin. Yerelleşme hem piyasanın bir süredir altın kuralı olduğundan hem de ABD’nin bölgesel stratejisi açısından yaşamsal hale geldiğinden sürecin ana temalarından biridir. Karar mekanizmalarının topluma yayılmasından yana olan bizler için zor bir başlık gözükse de, yerelleşmenin karar mekanizmalarının geniş toplumsal kesimlerin erişiminden tamamen uzaklaştırılması anlamına geleceğini vurgulayarak kestirip atmamızda hiçbir sakınca yok. Türkiye bütçe, eğitim, sağlık, hatta güvenlik gibi kamusal başlıklarda piyasanın mutlak ve kağıt üzerinde dahi sorgulanamayan hakimiyetine teslim edilmek üzeredir.
Diğer olmazsa olmaz ise, Kürt sorununun, ABD’nin bölgesel, AKP’nin ise siyasal projelerine “engel” olarak görülen bütün dinamiklerden arındırılmasıdır. Bu dinamikler bugünün değil, Kürt kalkışmasının 1960’ların da birikimini yansıtan “erken” döneminin ürünüdür. DTP ve PKK’nin “direnci” bu arındırmaya karşı değil, bu arındırma sonrası ortaya çıkacak dengelere ilişkindir.
Şimdilik burada duralım ve bu olmazsa olmazlara işaret ettikten sonra, yaşanabilecek somut gelişmelere projeksiyon yapalım.
AKP açılımının “iç savaş”la sonuçlanma tehlikesi orta yerde durmaktadır. Böylesi bir gelişme tek başına yukarıda değindiğimiz arındırma işleminin başarısızlığa uğramasından kaynaklanmayabilir.
Açılımın “karar verici” konumunda olanlar, özellikle ABD en kesin sonuca böyle ulaşabileceğini düşünebilir. Bugün yaratılmak istenen iyimserlikle beraber toplumsal düzlemde bir çatışma için gerekli altyapının nasıl ince ince işlendiğini, gerilimin nasıl biriktirildiğini fark etmemek olanaksız. Sorunu yalnızca Devlet Bahçeli’nin esip üfürmesinden ibaret görenler ve haliyle fazla önemsemeyenler yanılıyor.
Böyle bir çatışmadan kardeşlik çıkmaz, daha ileri bir Türkiye çıkmaz, özgür bir Kürt toplumu çıkmaz, sosyalizm hiç çıkmaz! Bunun “bölünme” ile sonuçlanacağına işaret etmek mantıklıdır da bana göre insafsızlıktır. Çatışmanın, iç savaşın kendisi yeterince yıkıcıdır ve en dehşetli sonucu “bölünme” olmayacaktır. Bir yerden sonra, ne önemi kalıyor!
İç savaşa Avrupalı katkının gelebileceği de bir kenara not edilmelidir. Çünkü buna alternatif gibi gözüken aynı anda hem gevşeyen ama hen de açılan Türkiye modelinin özellikle Almanya’yı rahatsız ettiğini ve bu gözü dönmüş emperyalist ülkenin her şeyi ABD’ye bırakmaktansa “küçülme”ye bel bağlayabileceğini hesaba katmalıyız.
Yok, gevşeyen ve aynı anda “büyüyen” Türkiye modeli, Yeni Osmanlıcılık gazıyla yola devam edecekse, bunun Kürt coğrafyasıyla sınırlanmayacağı, özel olarak Avrupa’yı ilgilendiren noktalarda da yoğunlaşılacağı bilinmeli. Bir AKP milletvekilinin “çağdaş Osmanlı” ve “Yeni Türkiye” diye adlandırdığı Türkiye, emperyalist merkezlerin ve uluslararası sermayenin istekleri doğrultusunda bir ahtapot değil de bir deniz anası gibi bölgeye yayılan aşiretleştirilmiş gerici bir “devlet” olacaktır.
Ve bu “devlet”i asla barış beklememektedir.
En yakın olanı, Irak’ta yeniden tetiklenecek bir iç savaşa Türkiye’nin müdahil olmasıdır. Şu ana kadar Suni Arapları ABD projesine eklemlemek için çok büyük bir gayret gösteren Ankara’nın tarihe Arap-Kürt çatışması olarak geçecek bir savaşa Barzani’den yana ama Arapları bölerek girmek için hazırlık sürdürdüğü açık. Gevşeyen ve açılan Türkiye’ye bu yakışır!
Başka başlıklar var birbiriyle iç içe geçen. Afganistan, Rusya... Boru hatları... Bunlara ayrı ayrı değinebiliriz. Ama şimdi soruyu sormak durumundayız: Emperyalistlerin ve gericilerin olmazsa olmazlarına karşı farklı bir cepheden olmazsa olmazları ileri sürmenin zamanı değil mi?
(soL Dergi’nin 14 Ağustos 2009 tarihli 292. sayısında yayınlanmıştır.)









